Ağu 2, 2018

Posted by in Kitap | 0 Comments

YÜZÜNDE BİR YER

YÜZÜNDE BİR YER

YÜZÜNDE BİR YER /Sema Kaygusuz

“Tin: kimi fizikötesi düşünürlerinin, gerçeği ve evreni açıklamak yolunda her şeyin özü, temeli ya da yapıcısı olarak benimsedikleri madde olmayan varlık.” Uzaklaşır mı bizden yoksa daima içimizde mi taşırız onu? Kimden miras kalmıştır ki? Genlerle mi geçmiştir bir kültür birikimi sonucu mu vardır bizde? Aslında ikisi de üç aşağı beş yukarı aynı yere mi gider? Yani genlere geçen bir kültürel birikim. Atalardan miras bir yaşanmışlık.
“Utancını biliyorum.
Benliğinin en mahrem parçası bende duruyor. O çetrefil duyguyu emanet alalı beri gözümü gözümden ayırmadım. Tarihi bir sır yüzüne nakşedilmiş senin. Seni doğuran anne, seni düşleyen baba henüz dünyada yokken, atalarının çizdiği kederli bir sima, tenden tene geçen yakıcı bir ağıtın son defteri olmuşsun. Nasıl okuyacağını bilmiyorsun yüzündeki harfleri. Yaşamadığın halde etkisi altında kaldığın, söze nereden başlayacağını bilemeyip satırlarını bitiştiremediğin bu gizli utanç, büyümeni aksatıyor.”

Aynı zaman da bir ağaç tin, incir ağacı. Kadim bir ağaç efsaneler üzerine kurulu bir hayatı var. Bu ağaç pek çok efsuncunun baş vurduğu bir bitki aslında. Hayat veren hayat alan. Bizim gibi ürüyor üstelik bir dişisi bir de erkeği var. Anadolu yani küçük Asya kadim topraklar. Bu topraklarda pek çok devlet kurulmuş pek çok kavim yaşamış. Bu ortaya muhteşem bir oluşum bırakmış. Hızır’ı bırakmış mesela Zülkarneyn’i bırakmış. Hiç bir mitolojiye uymayan ve fakat her kültür içinde var olan karakterler. Kutsal kitaplar da bile bulmuş yerini.
Zamanın genişleten bir roman okudum ben. Şimdiyi yayan bir roman. İnsanlık tarihine yayan bir roman. En çok da kadim Anadolu efsanesini okudum. Hıdırellezi ve törenlerini Hızır’ı ve yansımalarını; bir kadın duyarlılığında.


“Kadim bir ıstırapla benliğin küçülmüş, yaşadığın onca zaman bir incir çekirdeğinin içine sığmıştı. Yatakta iki büklüm, etinin zonklamasını dinliyordun. Gözlerini açmaya korkuyordun sanki. Kollarını yüzüne kapamış, dalgınlığın dış kapısını kapatmaya çabalıyordun. Gerçekte hiç olmadığın, böylece hiç ölmeyeceğin başka bir zamana, çağrışımsız bir alana sıçramayı diliyordun belki. Asırlık bir uzaklık vardı aramızda. Yeryüzünün aynı köşesinde farklı zamanlarda duruyorduk ikimiz. Bölük pörçük hallerini izliyordum senin. Başka bir zamanda eziyet görmüş bir kadının şimdiki zamana sarkan kurban bilincini ödünç alan, üzüntülü bir hikayenin başkahramanıydın. Kendini kendinle hırpalıyordun. Çarşafında taze ter kokusunu duyduğun bir heyuladan korkuyordun üstelik. Yadsıyamayacağın kadar gerçekti ve senin zamandan geçiyordu. Heyulan ve sen Hıdırellez ateşinden yeni çıkmıştınız.”


Bir fotoğraf karesine bakar gibi hissediyorsunuz bazen. Anın donmasına keyifle tanık oluyorsunuz. John Berger misali bir anlatım gülümsetiyor sizi. Yakaladığı noktalarda kalıyorsunuz sizde:
“Yazı eskinden bir oyuntuydu ince uçlu çiviyle açılan yaralardı. Elime çiviyle çekici alır kil tabakaya sözün izini çıkarırdım.”
Yazarda kil olmasa da kağıtlara sözün, yüzün, yüreğin ve Anadolu’nun kadim kültürünün izini çıkarmış.
Keyifle okuyunuz!

Ömer AYDEMİR

  • avatar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir