Tem 23, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

YOK ETME

YOK ETME

YOK ETME/Thomas Bernhard

Bir anne tarafından dünyaya fırlatılıyoruz. Bu bir başlangıç, kovukta geçen güzel günleri saymazsak. Çoğu zaman bir oluşum içinde varlığımızı keşfetmemiz ve kendimizi oluşturmamız gerekiyor. Anne,baba ve kardeşlerden oluşan bu ufak topluluk çemberin ilk halkası. Bizi törpüleyen, çekiçleyen, şekil veren ilk cember. Bir kademe sonrası akrabalar, bir kademe bulunduğumuz coğrafya ve ülke. Bir sürü çember anlayacağınız. Aslında bildiğiniz bir gerçeklik saydıklarım. Bilinen ve bizi bazen içselleştirip bazen de ötekileştiren ve içinde büyük ötekinin barındığı ortam. Doğa gibi aslında, ne vahşi ne müşvik. Oysa tüm öğretiler bu gittikçe daralan çemberin daha kapsayıcı,daha müşvik olması yönünde. Gerçekten öyle mi? Hiç yaşamınızı sorgularken objektif olduğunuz zamanlar oldu mu? Tüm akrabalık bağlarına ve özellikle en yakınınızdakilere sorgulayıcı baktınız mı? Ve dürüst oldunuz mu hem kendinize,hem de etrafınızı saran kollara? Kaçımız istenen bir bebek olarak doğdu? Ya da kaçımız dayak yemedik ailemizden? Kaçımızın içinde hiçbir öfke patlamadı ya da haklı iken bize yaptıkları uymaz iken sustuk?
Gen bencildir diyor bir araştırmacı yazar ve haklı her organizma kendi varlığını idame etmenin bir yolunu illa ki bulmak ister ,hesaplar,hep bu noktayı çıkış kabul eder. Haklı olmaya başlamak ise önce kendimize söylediğimiz koca bir yalandır. Kuralların oluştuğu zamanlar yoksunluk da başlar. Artık bir ağlayınca her şey olmaz. Daha fazlası gerekir. Bu gerek şartın içinde ise bir sürü yalan ve riya vardır aslında. O da böyle deyip kabul ettiğimiz her an bilinçaltımıza ittiğimiz isteklerimizdir. Birikir onlar ve asla rahat vermezler size. Bu törpülenme karakterimizi oluşturur, ta ki kendi gerçek benimizi bulana kadar. O zaman isyan çıkar işte,bir sürü kabul edilmiş ve öğrenilmiş çaresizlik size batar. Bir anda her şeyden ve özellikle de ailenizden vazgeçme noktasına gelirsiniz. Herkes böylesi bir isyan elbette yaşamaz. Ailenin iyi çocukları ailenin devamı ve idamesi için hemen daima hazırdır ve onlar çok sevilir. Onlar soyun devamı için en önemli kişilerdir ve diğerleri ise yedektir. Bu süreçte diğeri ve yedek olarak yabancılaşma ve ötekine yanaşma isteği başlar. Çünkü sosyalleşmeye duyduğumuz ihtiyaç, en az var olmaya duyduğumuz ihtiyaç kadar gerçektir. Yabancı bir anda ötekileşmiş bizimle aynı hamurdan oluverir.

“Başkalarını yeğlediğimizde, deyiş yerindeyse onların okduklarından daha iyi kılmaya kalkıştığımızda kendimizi hep ele veririz. Kendimizi onlarınki diye ilan ettiğimizde onları kötüye kullanırız ve bunu yaparken kendimizi daha da itici biçimde kötüye kullanmış oluruz, çünkü kendimizi onlar için ve kendimize karşı kötüye kullanmışdır. Ama tam olarak kendimiz kalmayı ve onlarla birlikte olmayo başaramayız ya da çok ender olarak ki, bunun üzerine kuramayız ilişkiyi, hiçbir anlamı yoktur bunun. Onlarla birlikte olduğumuzda bizi biz yapan her şeyi bir kenara iteriz, onlar da bunu hemen fark ederler ve bize karşı kullanırlar, bunun üzerine biz onlarla oynadığımız oyunumuza başladığımız andaki güveni kaybederiz çünkü bu her zaman bir oyundur, başka bir şey değil, onlara özlem duyduğumuz, kendimize artık dayanamadığımız için onların bize ideal olarak görünmesi ve kendimizi onlar gibi olmak zorunda sanmamız bir oyun başka bir şey değil. Ömür boyu süren bu yanılgı bizim için ömür boyu onur kırıcıdır. Yalın insanlar sanıldığı gibi yalın değildir, karmaşık insanlar da o kadar karmaşık değildir.”

Yaptıkları ve size karşı tutumlarıyla diğerlerinden aslında çokta farklı olmayan ailen birden gözünden küçülüverir. Yaşadığın coğrafyanın eyilimleri de işin içine karışınca iyice içinden çıkılmaz olur bu durum. Siyasi ve ekonomik görüşlerin de farklıdır çünkü onlardan ve hiç de tasvip etmediğin bir akımın üyeleri olduklarını görüp nefretine nefret kadarsın ve “yok etme” isteği duyarsın tüm çemberi. Bu istek yüzünden kendini suçlu hissettiğin bir anda bu gerçekleşirse; hesaplaşma başlar tüm geçmişle. Her hareketi sorgularsın çemberin en içinden başlayıp. Kendini de elbette ihmal etmezsin sorgulama sıradında. Seninde bir sürü hatan vardır ve bir dürüst olmama durumun. Onlardan beslenmiş onlar sayesinde bir yere gelmişsindir de yine de onları “yok etme” isteğinden bir türlü kurtulamamışsındır. Siyasi ve ekonomik çalkantı seni hiç ilgilendirmez o anlar da. Bir bedel ödetme isteği her şeyin üzerine çıkar. Haklı olma isteği ise seni yiyip bitirir. Bulunduğun aileye ülkeye siyasi yapıya veryansın edersin. Küçük bir çocukken koyamadığın tepkiyi bu anda herkes yok olduğunda ortaya koyarsın. Savaş sırasında naziler yanında yer almış aileni hiç affetmezsin. Onların haklı olduğunu değil de kaypak olduklarını düşünürsün. Geçmişi sorgularken yapılan tüm ritüellerin bir amaçla yapıldığını fark edip daha da kamçılarsın öfkeni ve son sahnede alırsın onlardan intikamını.


Tipik bir Thomas Bernhard romanı okudum. Bir sürü tekrar yapıp sizi sıkmamayı,bu parağrafsız ve yoğun yazında nasıl başarıyor diye düşünmeden edemezsin. Bir çember çizer yazar önce,sonra kalemin her dönüşünde biraz daha açar bu çemberi, çok genişletmez bunu ama bir kez daha bir kez daha geçer üzerinden. Her çizim aynı kelime ve aynı kurguyu kullanmış olmasına rağmen başka bir tablo oluşturur kafanda . Her seferinde fotoğrafın başka bir köşesinden bakmayı başarır yazar. Fotoğraflar çeken eli de yazar, fotoğraflar içinde ” an ”da sıkışıp kalmış her kahramanı da:

“Fotoğraf yalnızca garip ve gülünç bir anı gösteriyor diye düşündüm, insanı kendi yaşamında nasılsa öyle göstermiyor, fotoğraf sinsi ve sapıkça bir yapaylık, kimin tarafından çekilmiş olursa olsun, kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akıl almaz bir biçimde sahteleşmesi, haince bir insanlıkdışılık!”

Seni o küçücük çember içinde üç beş kahramanla başbaşa bırakır. Ama her halini yazar her anın hatta bir anın bir sürü halini. Kendini, yaşadıklarını,ülkesini,kurulu düzeni bu küçük dar pencereden sorgular. Okurken o muhteşem bilinç akışının girdabı seni de alıp götürür kendi var olduğun noktaya ve şartlara. Kendini bu satırların arasında sorgularken bulursun. Keyifli bir yolculuk mudur bunu bilemem,ama dikenli bir fıçıdır kendin ve geçmişin!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir