Oca 8, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

YAŞARKEN AÇILAN MİRAS

YAŞARKEN AÇILAN MİRAS

YAŞARKEN AÇILAN MİRAS/Robert Musil

Nesnelerin ve olayların tanımını yapmak her zaman kolay olmadı… Varlığı ifade etmek de öyle… Bazen bir olguyu betimlemek için,olgunun kendisini seçeriz ve bazen de etrafını çizer olgunun tanımını yaparız. Bu şu yok demek aslında… Öyle bir şey ki, şu olmadığını ve şundan mahrum olduğunu bilin demek çok güzel olabilir. Çünkü tanım size bırakılır. Tanımlamayı yapmanız bu olmayanları çıkarmakla mümkün olur ancak.
Eşya ile ilişkilerimiz ise bir çok parametreye bağlıdır. Eşyanın doğasına,yapıldığı yere,bulunduğu yere,sizin bilgi birikiminize bağlıdır. Herkesin aynı eşya ile kurduğu bağ kendine özgüdür aslında. Bir kartpostal ile, bir anıt ile, bir dürbün ile bağımız bize özel,bize aittir.

“İnsan, nesneleri hep bütün çevreleriyle birlikte görür ve alışkanlığın etkisiyle, bu çevre içersinde ne anlam taşıyorsa, o olarak yorumlar. Buna karşılık nesneler bir kez bu çevrenin dışına çıktıklarında, anlaşılmaz ve korkutucu bir nitelik kazanırlar; durum, dünyanın yaratılışını izleyen ilk günde de, yani meydana gelenler henüz birbirlerine alışmazdan önce, böyle olmuş olmalıdır. Bunun gibi, camın parlak yalnızlığı içersinde de her şey daha bir belirginleşip büyür, özellikle de daha özgün, daha gizemli bir görünüm alır. Bir erkek silüetini güzel örf ve adetler doğrultusunda taçlandıran, ayakları yere basan, güçlü bir erkekle bütünleşen, bedenin, dahası ruhun bir parçası olan bir şapka, dürbünle bakan kişi onun çevresiyle olan romantik bağlarını koparıp, bunların yerine doğru optik bağlantıları kurduğunda, hemen o anda neredeyse bir tür delilik olup çıkar… Yine etkilerinden koparılıp, dürbünün mercekleri ardına hapsedildiklerinde, sevimli bir diş gıcırdaması korkutucu bir manzaraya, öfke ifadesi ise çocukça bir komediye dönüşür. Gerek giysilerimizle, gerekse alışkanlıklarımızla aramızda karmaşık ve ahlaki denebilecek bir ilişki bulunmaktadır; bu ilişki doğrultusunda, taşıdıkları anlama ilişkin ne varsa onlara ödünç veririz sonra da verdiklerimizi, faizlerinin faizleriyle birlikte, onlardan ödünç alırız; bu nedenle, bu kredi ilişkisine son verdiğimiz anda hemen iflas tehlikesiyle karşılaşırız.

Nesnelerle olan bağlardan çıkan bir çok aldım verdim oyunu, bizim hayal dünyamızı planlarımızı oluşturur. Elbette geçmiş bir çok bağlamda bizi bu gelinen noktada,yani bu aldım verdim oyununda etkiler. Yazar nesne ile olan ilişkiyi,kendine özgü bir dil ve anlatımla bu kopuk kopuk alıntılar manzumesinde betimlemiş . Kendine özgü diyorum çünkü bakış açısı biraz daha derin ve farklı. Evi ev yapan kapıya bile farklı bakmış:

“Ev ortadan kalkınca, kapıların varlığı artık düşünülebilir mi? Çağımızın yaratabildiği tek özgün kapı, otellerin ve büyük mağazaların döner camlı kapıları.”

Yazarın bu kendine özgü örgüsel dünyasına kısa bir göz atıp çıkıyorsunuz. Zamanın geçişini algılıyor ve zamanla nelerin değişmeden kaldığını görüyorsunuz. Ve elbette zaman denilen kavramın göreceliği dışında ölçülebilirliğini de sorguluyorsunuz.

“Örneğin bir duvarda yirmi saat asılıysa ve ansızın bu saatlere bakarsanız, her sarkaç ayrı bir konumdadır; hepsi aynı zamanda eş zamanlıdır, hem de değildir ve gerçek zaman, aralarından bir yerden akıp gider.”

Gözlemsel yeteneğimiz ne olursa olsun,yazarın gözlemsel çıkarımları karşısında bir kez daha durup düşünmeye ihtiyaç duyuyorsunuz. Görmenin türlü halleri içinde seçip çıkarmanın ve bunlardan çıkarımlarda bulunmanın her yolunu değilse bile,pek çok yolunu göstermiş yazar.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir