VENEDİK TACİRİ

VENEDİK TACİRİ /William Shakespeare

Kitabı bir parça buruklukla okudum.Böyle bir cana kastetme hikayesi, merhametsiz dokunuşlar ,herkesi yaralar diye düşünüyorum. Borcuna karşılık yarım kilo etini talep eden acımasız bir tacir… Sonra nöbet defterini yazarken birden aklıma esti ve tacirleri araştırmaya koyuldum. İlk aklıma gelen umut taciri bankalar oldu. Krediler, ipotekler, senetler vs. ancak yanılmışım. Bu işi temiz bir fiyata üstelik gizlemeden dürüstçe yapan bankaları, ekonomi dengelerini yargılamanın ne alemi var ,gizli kapaklı ,hayatımızı geri dönüşsüz bir haciz sistemine devreden kendimizi yargılamak dururken.

Evet, o tacir biziz.Sadece mağdur değil,aynı zamanda katil.Yaşama dönüp baktığımızda sadakatimizi sevgililerimize, fedakarlık ve sorumluluk duygumuzu ailemize, erdemlerimizi topluma, özgürlüğümüzü hükümetlere ipoteklemiş bir haldeyiz.

Bedenlerimizde, bedelini ruhumuzla -ondan geriye ne kaldıysa artık- ödediğimiz bir hapishanede hüküm süren kiracılar olarak müebbet cezamızı çekmeye rıza gösterirken ,temize çıkarmak oldukça tuhaf değil mi? Yıllarca kendimize ait sandığımız yaşantı denilen toz konisine döner bakar, tek tip mobilyaların arasında unutulmuş bir portreye yadırgayarak : “bu kimdi acaba?” deriz.Gerçekte kimiz biz? Herkesin iyiliğine, güzelliğine hayran kaldığı tapılası bir ermiş mi yoksa iğrenç karakterini her yerde sergilemeyi başaran bir mahlukat mı? Annemizin hayır duayla andığı bir evlat mı yoksa ahlaktan yoksun iflah olmaz bir aldatan mı? Kimsin sen? Evet suratıma aval aval bakıp, “nasıl tanımazsın ben şuyum, buyum”, demekten başka açıp ruhunuzun benzersiz simgesini kanıksamama yardımcı olabilir misiniz? Sizi bilmeme müsaade eder misiniz? Sanmam… ummam da, çünkü kişi kendini bile bilmek istemez. Oysa bin türlü halin içinde bulunmuş, sayısız role bürünmüşsünüzdür. ama sesinizi taşıyan tinsel kimliğiniz askıda unutulmuş bir paçavra gibi binlerce an uzaktadır.

“Bir kişi hangi noktada olduğunu sandığı kişi olmayı bırakır? Diyelim kafamı kestin… ‘Ben ve kafam’ mı derim yoksa ‘ben ve vücudum’ mu? Kafamın kendine ben demeye ne hakkı var?”

Böylesine bir çürümüşlüğün içinde harala gürele sürüklenirken, her bir zerremizi bir kıyıda yitirerek hayatlarımızı tam anlamıyla cesede dönüştürme mahrumiyetiyle çift boyutlu bir yalnızlığın hamallığını yaparız.
Peki ama tümüyle erdemden yoksun bir mahlukat olarak yaşamak da büyük bencillik diyeceksiniz belki de. Hayır, ben erdemleri, iyiliği- kötülüğü ( artık bundan ne anladığınızdan ben sorumlu değilim ) rafa kaldırsanız hacizden kurtulursunuz diyen bir vergi memuru rolü oynamak istemiyorum. Sadece merak ediyorum… ezbere yüce gönüllülüğünüz, hayırseverliğiniz, kokuşmuş ahlak anlayışınızla (buna ben de dahilim) tüm bunlar sizi ürkütmüyor mu? Kuşku renkten renge giren bir bukalemun gibi acaba hışırtılarıyla tatlı tatlı şakaklarınızda gezinmiyor mu? Tüm bu tefecilik işinden sıyrılıp,kendinizi benlik aynasında seyretmeyi dilemiyor musunuz? Doğru haklısınız saçmalıyorum elbette.Üstelik iyi insanlarız biz, belki ben bile… Çünkü asla kötü biri olmamıza izin vermediniz de ondan.Yarım kilogramlık eti bedenimizden sökerken çok dikkatliydiniz, bir damla kan akmadı ancak ten deşildi bir defa. Bundan sonra içini neyle doldurursanız doldurun eksiksiniz…

Ve ben ölesiye merak ediyorum o parça bende kalsa neye dönüşürdüm?

Ömer AYDEMİR

468 ad