Ara 15, 2018

Posted by in Kitap | 0 Comments

TRAMVAY

TRAMVAY

TRAMVAY/Claude Simon

İnsanlar anlardan oluşur belki de…İnsan kendi anılarıyla kolaj yapar çoğu zaman. Bunun adına da tecrübe denir. Anılar ve tecrübe söz konusu ise ,zaman düz bir çizgi olmaktan çıkar. Biz konuşurken, çağrışımsal yaklaşım sergileriz çoğunlukla. Tüm anılar toplanır o ana sıkışır sanki. Yarım yamalak görsel işitsel kokusal kanıtlar an’ı ve konuşmamızı şekillendirir. Yapıştırıp devam ederiz yaşamaya. Biraz çocukluk anıları,biraz duyduğumuz hikayeler ,biraz eğitim kalıntıları hepsi üşüşür zihnimize. Zamanın çizgisel veya süredizimsel olduğu ise bir yanılsamadır. Süregelen bir sarmaldır hayat. Yemek içmek ,uyumak ve diğer faliyetler süregelen döngünün parçalarıdır ve bize aittir. Çevresel şartlar ise bu döngü üzerinde olumlu veya olumsuz etkiye sahiptir. Freudingen bir bakış ile bakacak olursak yaşadığımız her şey bize dil sürçmeleri rüyalar olarak geri gelir ve biz o anın tüm öfkesini sevincini buna göre yaşarız. Bilinçaltı dediğimiz o umman bizde daima etki bırakır, konuşmamıza davranışımıza yansır:

“…annem, sanki haince bir alayla birleşik bir ad takmıştır bu engelli insanlara, onlara (gövde-adamlar) ve insanı (tıpkı kırkayak, karadul ya da peygamberdevesi gibi) içten içe ürperten bu adda, onun ağzında, biraz da söylerken takındığı edadan gelen, küçültücü, iç karartıcı, umutsuz bir şeyler seziliyordu belli belirsiz: Sanki suçluyordu onları, sakatlıklarını açıkça sergilemelerinin yanı sıra, yalnızca var oldukları için, o güne dek sevdiği tek adamı ondan koparıp alan bu savaştan, neredeyse ikiye bölünmüş ama canlı çıktıları için; ve bu korkunç adlandırmada belli belirsiz bir korkaklık gölgesi olduğu kadar, bir haset, kıskançlık ve acıma kokusu da vardı;..”

Bilinç akışı içinde,görsel deneyimlerin bize sunduğu imkanlar içinde yapılan tüm eylemler bir birikimin sonucu elbette. Bu bir nesnenin sizde uyandırdığı çağrışımsal pencere içine anılar, öfkeler ,sevinçler ve benzeri tüm duygu ve düşüncelerin gireceği anlamına gelir. Kendini sorgulamak için yer zaman gözetmez insanoğlu. Ama genelde bir sessiz ortam ,bir hastalık, bir cenaze ,bir kaza bu sorgulamayı gün yüzüne çıkarır:

Başına buyruk kent dokusunun boğuk uğultusuyla her yandan sardığı hastane, çiğ bir çağdaş biçimde inşa edilmiş ikisi üçü dışında hepsi birbirini andıran pavyonları, keşişler için yapılmışa benzer sessiz avlularıyla, çalkantılı ve kırılgan karmaşanın ortasında bogulup kalmış bir adacıktı sanki, kendinde bir varlık, içine kapalı zımparalanmış ve cilalanmış, küçültülmüş bir evrendi ve doğumhaneden morga, kısa yoldan( ya da yoğunlaştırılmış biçimde) Doğumdan can çekişmesine ve geri dönülmez bir biçimde çürüyüp yok olmasına dek, arada da tüm olası sapmalar ve aykırılıklardan geçerek, insan makinasının birbirini izleyen hallerini seriyordu gözler önüne.”

Çocukluğun o dar penceresi ve belki de sadece yetişkinlerin beline ancak gelen bakış açısıyla bakarken,birden büyümenin ağırlığı sinmiş bir kahramanın kendini ve tüm anılarını sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Anlatım dilinin çarpıcı yanı burada başlıyor; ağzımıza tıkanan tüm kelimeler ve yarım cümlelerin sevimli ve kırık burukluğunda okuyorsunuz romanı. Bir çok yarım cümle parantez içinde kendinize bir yol bulmaktan uzak bir anılar kolajı okuyorsunuz. Yazarın yaklaşımı bir sürrealist resim gibi adeta;çağrışımsal ve ayrıntıcı. Bir tramvay yaşam alanı olarak karşımıza çıkıyor. Tüm tramvayı oluşturan maddeler ve güzergah sizi sürekli İleri geri götürüyor; kişisel tarihin yanında, şehrin tarihini, ailenin tarihini de okuyorsunuz. Dönem geçişlerini çizgisel olmayan bir tarihsel akış içinde izliyorsunuz. Diline alışınca keyifle akıp gidiyor bu roman.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

  • avatar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir