Mar 14, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

TAŞ BİNA VE DİĞERLERİ

TAŞ BİNA VE DİĞERLERİ

TAŞ BİNA VE DİĞERLERİ/Aslı Erdoğan

Bina, aslında bir kovuk, bazen sığınak ama hep bir başlangıç ve son. Bir sürü olayı barındıran,dalga geçer gibi dışarı açılan penceresi olan yapılar. Dalga geçer gibi dedim,çünkü demir parmaklık perde ile dışarıdan içeri girilemez ya da içerisi hiç gözükmez. Yaşananlar sızmasın diye dışarı sıkı sıkı kapalıdır. Cezaevlerinin bile vardır penceresi o tam bir ironi işte.

Bağlılık ölçütü olur mesela o taş yapı; çünkü adına ev dediğimiz şeye dönüşür. Bazen okul,bazen hastane,bazen cezaevidir. Bir şekilde bir duygu işe karışır. Öfke, hüzün, acı, feryat figan. Okulda atılan çığlıkların sebebi genellikle yaramazlık ve mutluluktur. Oysa cezaevinde ve hastahanede atılan çığlık, acı öfke ve hüzündür. Bina bir başlangıçtır,hayata ilk ve her gün yeni bir adım:

“Kuklayı, şöyle bir sars, tozlarından silkele, ayna karşısına sürükle. Yüzünü gözyaşı izlerinden arındır, gündelik katılık maskesini tak ki, insan içine çıkmaya hazır olsun. Pudralarla, farlarla, kat kat boyalarla kapat ölüm solgunluğunu, yoksa insaların dünyasına sızamazsın.”

Başlamak neyse de sürdürmek zor hayatı. İlk adımlarını sürüklemek bir sürü olayı yaşadıktan sonra hadi devam diyebilmek zor iş. Hayat garip elbette:

“İnsan bedeniyle yazmalı, tenin altındaki çıplak, savunmasız bedenle… Oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere seslenir. Bir “H” harfi alırsın, iki tane “A”, “Y” ve “T”: HAYAT diye yazarsın. Tek sır, harflerin yerini şaşırmamak. Efsanedeki gibi bir harfi düşürüp canlanan çamuru saf ölüme çevirmemek… Hayat, diye yazıyorum, bir solukta derin bir iç çekmeyle, onu koparıp alabilenlerin. Dalından bir meyveyi, topraktan bir kökü koparırcasına… Sana kalansa, boş bir kabuğa kulağını dayadığında duyduğun uğultu. Hayat: İliğine kemiğine dek emilmiş bir sözcük, iç sızısını andıran bir uğultu, okyanuslar dolusu uğultu.”

Hayatı bu hale getiren elbette biziz,bir arada yaşama zorunluluğu,kurallar,ihtiyaçlar çıkmazı… Bir sürü örf,adet gelenek ve toplumsal kurallar… Birini sevmek bile belli şartlarda mümkün. Ya da seversin de,bunu söylemek,sevgini yaşamak yine belli şartlara bağlı. Taş binalar kurallarla bir olup ayırıyor herkesi birbirinden. Özgürlük,binaların dışına taşmalı oysa.Özgürlük garip kavram ,”işte bina’‘  diye gösterilir burada istediğini yap diye bina vardır ve tam tersi dışarıda fazla özgürdün şimdi bu binada çile çek diye binalar. Oysa özgürlük:

“Ağaçlar, ağaçlar, ağaçlar… Yaşlı, ulu, vakur, yüksek, gür, buyurgan ağaçlar… Yeryüzündeki her mucizeyi ve suçu görmüşcesine ağırbaşlıydılar. Zamandan bile daha yaşlı… Derinlere salmışlardı köklerini, gökyüzünü, sadece gökyüzünü hedefleyen yolculuklarında, sağa sola savrulmayı, özgürlük sanmayacak denli ilerlemişlerdi.”

…bir salınımdan fazlasıdır. Özgür olduğunda bina hayatından çıkmaz hiç bir zaman, yitirdiklerimiz oradadır. Özgürlüğümüz, cesaretimiz ,aklımız ,irademiz orada kalmıştır. Toplum tarafından tıraşlanmışızdır. Bekleriz orada kapının önünde, yersiz yurtsuz akılsız. Bir sürü saçma şey yaparız da umursamayız. İstediğimiz tam olmasa da iradesiz bir özgürlüğün sahibi olmuşuzdur. Kimse bize dokunmaz ya da tekrar o binaya göndermez.

Yaşanan süreçleri kendince yorumlayan yazar kendi kaderini öngörüp yazmış sanki bu kopuk kopuk öyküleri. Düşen melekleri,kaybolan zihinleri, babasız çocukları… Uzun cümleler yerine, kısa ve derin cümleler seçmiş yazmak için. Simgesel bir anlatım ve muhteşem bir yol seçmiş anlatırken. İsimsiz,bizleri de geçmiş tarihe bir tanık olarak koymuş.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir