Nis 24, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

STİLLER

STİLLER

STİLLER /Max Frisch

İki kişiyi birbirine bağlayan bir boşluk tanımı yapmak kolay değildir. Genelde iki kişiyi bağlayan başka bir şey olduğu düşünülür. Oysa o boşluk etrafında elele tutma ihtimali birbirimize bağlıyor bizi belki de. Tanımsız bir boşluk, içine onu bunu soktuğumuz, eşyanın tüm var oluş biçimlerini koyduğumuz ve asla dolmayan boşluk.
Bir şeyi anlatmak için daima birkaç çıkış noktası ararız. Kendimizi tanımlarken bile bu böyledir. Çünkü sınır tanıma çizgisi olması yanında temas noktasıdır. Birbirine deyip duran çizgiler birbirini kesen çizgiler birbirini yok eden çizgiler. Elbette bir gerçeklik zemini ararız bu sınırları çekerken. Kendimizi anlatmanın bir yolunu aramak da bulardan biridir:

“İnsan her şeyi anlatabilir, yalnız gerçek yaşamını anlatamaz;-bizi arkadaşlarımızın bizi gördükleri ve yansıttıkları gibi kalmaya mahkum eden, bu olanaksızlıktır işte; o dostlar ki beni tanıdıklarını ileri sürerler, kendilerini arkadaşım olarak tanıtırlar, değişmeme asla izin vermezler ve sırf “seni tanıyorum” diyebilmek için (anlatamadığım, dile getiremediğim kanıtlayamadığım) her mucizeyi berbat ederler.”

Kendimizi anlatmak yanında,herkesin etrafında ruhunda oluşan boşluklara basmadan ilerlemek zordur. Bu boşluk ikili ilişkilerde de hep vardır var olacaktır. Ben ve sen olmak zor iştir vesselam:

“Her ben , dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.
Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.
Ve o değildir bana yakın olan, sensin.
Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu
sıraya göre düzenlerdim.
Sen, ben, o!
Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.
Her ben, ben’liğini sen’le anlar.”

Behçet Necatigil.

Oysa,ilk temas ne kadar güzeldir,ne kadar naif,bir başkadır ilk dokunuş ilk öpüş… Bir boşluğu doldurma hissidir. Mesela kollarının arasındaki boşluk dolunca kucak olur. Gamzenin kenarına tutununca güzel olur. Avuç ancak bir başka yanakla dolunca sıcak olur; oysa kendi yanağı ile dolu bir boşluk sıkıntılıdır,düşünceli ya da üzgündür.

Kişisel gelişimin belki de en önemli başlangıcıdır ikili ilişki anne ile başlayan.

“İlk yaklaşmanın verdiği bu ürperti harika bir şeydir hep, dünyanın üstünden sihirli bir değnek geçer gibi olur, dünya sanki boşlukta süzülür, alçak sesle söylenmiş ama her sesi bastıran bir şey gibidir. Hiç düşünmeden, bu beklenmedik mutluluktan başım dönerek, ona hafifçe dokunuşun dışında neredeyse hiçbir şey algılamadan, elimi onun omzuna koydum. O ilki “sen” sözcüğüne alışana kadar, o sözcüğün artık özel bir tınısı kalmayana kadar, mutluluk dolu bir an boyu, insan kendini herkesle kardeş gibi görüyor, hatta Viski getiren garsonlar bile; dünya yüzünde asla iki yüzlüleye gerek yok diye bir duyguya kapılıyorsunz, huzur dolu bir coşku sarıyor içinizi. İçinde bulunduğunuz hapishaneyle eğleniyorsunuz!”

Oysa insanlar bu ilk an ,ilk heyecandan sonra bir kalıba sokuyor karşısındakini. Başka biri oluyor ya da asla karşısındakine sormadan bir başka sen yaratıyor boşluğun kenarında. Özgür ifade ettiğini sanırsın kendini, kendini özgürce ifade ettiğini ya da. Oysa farklı bir tecelli vuku bulmuştur ister istemez.

“Kendimden başka biri olmadığıma çevremi inandırmaya çalıştığım sürece, doğal olarak yanlış anlaşılmaktan korkarım, bu korku yüzünden o çevrenin tutsağı olurum… İnsan, yorumunun tamamen dışında olan mutlak bir merci olduğuna emin olmadıkça, mutlak gerçek diye bir şeyin var olduğuna emin olmadıkça, özgürlüğe ulaşabileceğimizi asla düşünemem.”

Kişi özgür bir boşluğun sarkaçında gidip gelirken bir sürü insanla tanışır. Hayatına bir sürü insan sokar, çıkarır. Bunlar bizi biz yapan geçmişin de birer parçasıdır,biz olmaktan vazgeçene kadar… Peki ne zaman vazgeçeriz biz olmaktan,kırılma anı nedir bilinnez ama bir çok belirti vardır bu noktaya gelinceye kadar:

“Susan kişi suskun sayılmaz. Susan kişi kim olmadığının farkında bile değildir.”

Susmak belki de bir kırılma anıdır, bir başkangıç, bir sürü denemenin ilk adımı. Kendini tanımaya başlamanın ilk adımı ve bu daima yetmez:

“İnsanın o güne kadar olan yaşamına yavaş yavaş ya da ansızın yabancılaştıran şey, kendini tanımasıdır ve bu tanıma ilk adımdır, atılması zorunludur, ama kesinlikle yeterli değildir. Tam da bu adımı atıp kalan salt kendini tanımanın verdiği melankoliyle yetinen ve bu kendini tanımaya olgunluk süsü veren ne çok insan tanırız!”

Yavaş bir süreçtir bu bir sürü acı kaynağı belki de, en çok da bir vazgeçme sürecidir etrafınızdan kendini soyutlama ve en yakınına bile bir “yabancılaşma” süreci. Acı insanı daima pozitif etkilemez ve boşlukta sallanırken oluşan acı bazen katlanılmaz bir hal alır:

“İntihar bir yanılsamadır. Anlam şu ki: Boşluğun beni taşıyacağına güvenerek uçmak zorunda olmak, yani kanatsız olarak atlamak, öylece boşluğa atlamak, hiç yaşanmamış bir hayata, ihmal yüzünden işlenen suça atlamak, beni taşıyabilen tek gerçek şey olan boşluğa atlamak…”

Boşluğa atlamazsın da kafana bir kurşun sıkarsın bazen. Ama hedefi bulmaz o kurşun. Yan etkisi ise geçmişini kaybetmek olur. Çekip gitmek yetmemiştir,çünkü sevdiğin “yüce” varlıktan kopmak için sevginin yüce nesnesi seni kendi suskunluğu ve boşluğu ile yerden yere vurur. Birilerinden önce sen onu yanlış anlamış yanlış bir yere koymuşsundur. Susması ve seni sevmesi,yalnızca sevip değer vermesi bile tatmin etmez seni. Çünkü başlangıç yanlıştır gerçeklik zeminin hatalıdır. Kendini tanımıyorsundur. Kendini tanımaya başladığın an,  kendine ve sevginin yüce nesnesine yabancılaşma ile başlar.
Kendi olmayı inkar eden bir adamın öyküsü… Bu uzun bir kayboluş ve inkar öyküsü,her ayrıntısını geriye dönüp hatırladığın fakat bunlara dışardan baktığını düşündüğün anların öyküsü. Kendinle hesaplaşmanın öyküsü, uzun ve yorucu bir yol öyküsü. Amnezik bir hikayeyi,sonradan parça parça ,gözyaşı ve acı ile tamamlama öyküsü. Kimin gerçek, kimin hayal olduğunu anlarken yaşadığın tüm zorlukların uzun bir manzumesi…

Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

  • avatar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir