MOZART&BİR DAHİNİN SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE

MOZART&BİR DAHİNİN SOSYOLOJİSİ /Norbert Elias

 

“Bütün dahiler göklere uzanır, 
Mozart ise gökten inmiştir.”
– Albert Schweitzer

Yıllar evvel Business Channel‘da yaklaşık iki saat süren bir Mozart belgeseline denk gelmiştim. O zamanlarda, büyük sanatçıların psikolojileri üzerine okumalar, araştırmalar yapıyordum. Birçoğu ciddi anlamda psikolojik rahatsızlığa sahipti ve sanatlarının ardında bu rahatsızlıklar yatıyordu ya da sanatlarını ortaya koydukça rahatsızlıklar belirginleşiyordu otoritelere göre. Kendi anılarında bunu dile getiren sanatçılar da bir hayli fazlaydı. Ancak “In Search of Mozart” adlı bu belgeselde ilginç bir metin vardı zihnimde kalan: “Bu çapta bir büyüklük genellikle beraberinde her çesit psikolojik rahatsızlığı da getirir. Mozart’da bu söz konusu değildi. Herhangi bir hastalığı yoktu, otistik değildi. toplumdan soyutlanan bir deha değildi. Muazzam bir yetenekti ama aynı zamanda son derece normal bir psikolojiye sahipti.

Bu normallik ne derece doğallıktır, üzerine çok bir şey yazılıp söylenmedi. Mozart’ın hayatına dair metinleri okuduğumuzda saray hâkimiyetinde gelişen sanat ortamından rahatsız olduğunu, birilerine yaranmak uğruna sanatını icra etmekten utanç duyduğunu ve babasıyla arasındaki ilişki sebebiyle kendini bir türlü gerçekleştirememesi gibi ciddi meselelere rastlıyoruz. Norbert Elias, ölümüne kısa bir süre kala yazdığı “Mozart: Bir Dâhinin Sosyolojisi” kitabında hem bu meselelerin arka planını kaşıyor hem de o zamanın toplum-sanat-saray ilişkisini irdeliyor. Alfa Yayınları tarafından neşredilen kitap 200 sayfa ve oldukça akıcı bir üsluba sahip. Yeşim Tükel‘den dilimize çok temiz bir armağan diyebiliriz.

İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Elias, Mozart hakkındaki sosyolojik gözlemlerini aktarıyor. Bu bölümde saray müziğini yakından tanıyoruz ve “talimatla” eser ortaya koymanın neler kazandırdığını yahut kaybettirdiğini görüyoruz. Buradan da Mozart’ın “bağımsız sanatçılık” idealini keşfetmeye doğru yöneliyoruz. Elias iki tabir kullanıyor: Zanaatkârların sanatı ve sanatçıların sanatı. İlki, saray burjuvazisinin ortaya koyduğu sanat. Arz ve taleple şekilleniyor. Konuya göre ‘üretim’ yapılıyor. İkincisinde ise sanatçı eserini piyasaya seriyor. Kendine ait bir alan oluşturuyor. Sanatını severken, sanatının başkaları tarafından da sevilmesini istiyor. Özellikle imkân-imkânsızlık ve insanın içindeki sanatçıyı gösterme anlamında Elias’ın kritik gözlemleri dikkat çekici. Mozart böyle bir atmosferde büyüyor. İlk öğretmeni ise babası. Dolayısıyla babası tarafından Mozart’ın gençlik sonrasına kadar yoğun bir tahakkümü var. Nerelere gitmesi gerektiğini, ne çalması gerektiğini, sarayla iyi geçinmesi gerektiğini en başta maddi kaygılarla babası tarafından yapılan uyarılardan öğreniyor. Ancak dinlemiyor, dinlememek için elinden geleni yapıyor. Sık sık kaçmaya çalışıyor. Zor durumda kalsa dahi sadece kendini, kendi sanatını göstermek istiyor. Elbette zaman zaman babasının hiddetinden çekinip ısmarlama işlere girdiği de oluyor, bundan dolayı çok pişmanlık yaşadığı da. Ortaya iki farklı toplum içinde yetişmeye çabalayan bir sanatçı çıkıyor. Mozart, ‘sanatçıların sanatı’ndan yana tavır ortaya koyuyor.

Saray toplumlarında, hemen herkesin ekmeğini düzenli bir işten kazandığı toplumlardan farklı olarak, geniş anlamda “sanat”ın, dar anlamda da müziğin farklı bir işlevi ve buna uygun olarak da farklı bir karakteri vardı. Sanatlardaki beğeyini belirleyen, iktidar sahiplerinin uzlaşımlarıydı. Müziğin öncelikli işlevi tek tek insanların, kişisel duyumlarını, acılarını ve sevinçlerini dile getirmek veya onlara seslenmek değildi; başlıca işlevi daha çok, egemen sınıfın zarif hanımefendi ve beyefendilerinin hoşuna gitmekti.” [sf. 122]

İkinci bölümde işte bu tavrı ve akabinde gelişenleri okuyoruz. Babasına ve sarayın sanat üzerindeki baskısına isyan edip Viyana’dan Salzburg’a geçen Mozart, birçok maddi ve manevi sorun yaşamasına rağmen ayakta kalıyor. Üzüntülerini, yorulmalarını hiç abartmadan, yaşadığı her şeyden sanatına yeni tohumlar üretiyor. Meyvelerini toplamak için hep sabrediyor. Elias’ın deyimiyle bağımsızlığını evlilikle tamamlıyor. Elbette babasının hiç istemediği bir evlilikle. Çünkü babası onun saraya yakın biriyle evlenmesini istiyor, böylece ilişkilerinin canlı kalacağını ve çok para kazanarak sanatını icra edebileceğini söylüyor. Mozart ise tıpkı sanat konusundaki tavrıyla seçiyor eşini. Kendisine ve sanatına karşı anlayışlı olabilecek, onu tanımaya çalışacak, onunla ‘ne yaşanacaksa’ onu yaşayacak birini.

Mozart’ın ‘sanat derdi’ kaybetmek veya kazanmak değildi. Üstelik oyunu kurallarına göre oynamak da istemiyordu. İstediği sanatı yaparken bu sanatı gerçekten ‘duyanlara’ hitap etmek, ona yetiyordu. “Artık yetişkin bir insan olmaya başlayan Mozart, kaybeden veya kazanan insanlarla alay etmektedir. Giderek daha da öne öıkan ve kısmen de ürkütücü olan bu mizah anlayışı, hayatın kıyısından geçip gitme, hiç oynamadığı için ne kaybedebiliyor ne de kazanabiliyor olma duygusuyla belli ki yakından ilgilidir” şeklinde yorumluyor bu durumu Elias. Mozart bu duygularla papalıktan aldığı unvanı hiç bir zaman kullanmadı. Hayatı boyunca “Şövalye” olarak kendini tanıtan ve öyle anılmak isteyen Christoph Willibald Gluck‘un tam tersine, “Şövalye Mozart” olmayı reddetti. Saraylı aristokrasiyle ne kendisini ne de sanatını asla özdeşleştirmedi. Sanatını hayatı gibi yaşıyor ve icra ediyordu: içten ve samimi. 14 Kasım 1777 tarihinde babasına yazdığı mektupta şöyle yazar:

Tüm günahlarımın ve ahlaksızlıklarımın farkındayım ve bunları içtenlikle kabul ediyorum; bunları daha sık itiraf edebilme umudunu içimde taşıyarak, başlangıçta günahlarla dolu olan yaşamımı düzeltebilme gücünü kendimde bulmaya çalışıyorum; mümkünse, Tanrı’ya bağışlanmam için yalvarıyorum; mümkün değilse de fark etmez, çünkü zaten oyun devam ediyor.” [sf. 143]

Mozart ismini ve sanatını genişletirken babasıyla arasındaki iletişim de ciddi kriz sinyalleri verir. Mozart artık onun tahakkümünden sıyrıldığını, babasının çok yanlış şeylere önem verdiğini mektuplarında dile getirir. 19 Mayıs 1981 tarihli mektubunda “İtiraf etmeliyim ki, mektubunuzun hiçbir yerinde babamı bulamadım!” diyecek kadar uzaklaşır babasından. Onun merhametini, sevgisini, ilgisini daima olumlu bulur ancak sanat ve yaşamın birbirini izleyen yapısında babası onun için artık bir hiç hükmündedir. Elias bu vaziyeti şöyle yorumlar:

Daha yakından bakılacak olursa, Mozart’ın babasından kopuşu şaşırtıcı bir hamledir. Bir sanatçının gelişiminin insanın gelişiminden ayrı olmadığını kendimize ve başkalarına açıkça göstermek istiyorsak, Mozart’ın erginleşme ve bireysel uygarlaşma süreçlerinin bu veçhesi üzerinde biraz düşünmek kaçınılmazdır. Müzik uzmanları müziği çok iyi anlasalar bile insanı pek anlamayabiliyorlar, dolayısıyla zihinlerinde özerk bir yapak oyuncak bebek, gelişimini içkin olarak yaşayan bir “dâhi” tasarlıyorlar. Ne var ki böyle yapıldığında, müziğin kendisine ilişkin yanlış bir kanıya destek sağlamaktan öteye gidememiş oluyoruz… Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla Mozart için babasının kendi yanında olduğunu bilmek büyük önem taşıyordu. Attığı adım tüm geleceğine yeni bir yön vermişti; bunun bilincindeydi. Üstelik bu adımı, babasından akıl almadan atmıştı. Hayatında yeni bir şeydi bu. Tepkisel davranmıştı, ama aynı zamanda başka türlü değil, ancak böyle davranabileceğinin de son derece farkındaydı.” [sf. 165-166-167]

Günümüzde bile “iş bulmadan işten ayrılma” öğüdü geçerliliğini sürekli artırırken, Mozart saray çevresinden kopuşunda “yedek” bir işe ihtiyaç duymadı. Sanatına güveniyordu güvenmesine ancak bu hem yaşı hem de evliliği açısından risk taşıyabilirdi. O ise toplumu çok iyi okumuştu. Nerede ne yapılacağıyla değil, hangi havayı nasıl estirmesi gerektiğiyle ilgilendi daha çok. Sonunda da unutulmaz oldu. Bu sürecin nasıl işlediği ve ne tür engellerden geçtiği Elias’ın kitabıyla farklı bir boyut kazanıyor, Mozart hatırlanır kılıyor. Kitap da dünya sanat ve müzik tarihi açısından değerli bir durum kazanıyor.

1791’de Da Ponte‘ye yazdığı mektupta “Çalışmaya devam ediyorum çünkü beste yapmak beni dinlenmekten daha az yoruyor” diye yazmış Mozart. Yazının başına dönersek, bir psikolojik etki aranacaksa belki de bu “çalışarak dinlenmek” üzerine düşünmek gerekir.

Mozart, çalışarak yaşamış ve ölmüş büyük bir sanatkârdı. 35 yıllık ömründen bir Mozart çıkarabilmesinin ardında yatan sır ise çok açıktı: kendince çalışmak. Hakkında bir rivayet anlatılır. Doğru veya yanlış ancak yaşamıyla ne kadar alakalı: Ders verdiği küçük bir kız, bir gün ona “bir türlü beste yapamıyorum, nasıl yapacağım?” diye yakınır. “Sabret” der Mozart. Bunun üzerine küçük kız “ama siz 6 yaşında bile opera bestelediniz!” diye itiraz edince Mozart şöyle söyler: “Ama ben kimseye nasıl beste yapacağımı sormadım.

Elias’a göre Mozart, ‘saraya kitlenmiş’ bir topluma rağmen bağımsızlık çabası güderek borç içinde yaşamış ve öyle ölmüştü. Dolayısıyla başarısızdı. Öte yandan en çok tamamlamak istediği bestesi yarım kaldı, varoluş sancısıyla birlikte hayata veda etti. Bu trajediden geriye ise unutulmaz besteler ve tekrar tekrar araştırılması gereken bir yaşam öyküsü kaldı.

Kaynak:Yağız Gönüler:twitter.com/ekmekvemushaf

468 ad