KYNODONTAS (KÖPEK DİŞİ) Kas13

Tags

Related Posts

Share This

KYNODONTAS (KÖPEK DİŞİ)

KYNODONTAS (KÖPEK DİŞİ)-Yorgos Lantimos,2009

İnsan dediğimiz bu tuhaf yaratık ona öğretilenlerin, koşullandırmaların kuklası, içgüdülerinin esiri, iktidarların ve yaptırımlarının kölesi midir? Biz daha bilinçlenmemişken, henüz bir çocukken, bizi dil ve davranış kalıplarıyla sınırlandıran, her tür şekli almaya hazır akıl ve ruh hamurlarımızı yoğuran “büyükler”, aslında itaat eden robotlar mı arzulamaktadırlar? Kendi sorunlarından kaçan büyükler çareyi, çaresiz küçüklerle oynamakta mı bulmaktadırlar?

Azı dişleri ile kesici dişler arasında, iki yanda ve altlı üstlü birer tane bulunan bu sivri dişler gibi, Giorgos Lanthimos’un yönettiği film “Köpek Dişi” de derinizin ta derinliklerine batıyor. Ebeveynlerin, çocukların masum ruhlarına (buradaki masumiyeti ‘bilinçsiz haldeki doğallık’ olarak okuyun lütfen) nasıl tecavüz ettiğini, onları nasıl sınırlayıp unufak ettiğini, insan haysiyeti denen şeyin şiddeti engellemek için uydurulmuş koskocaman bir yalan olduğunu “gösteriyor” bize. Sadece bir belgesel gibi gösteriyor, bizi tanık sandalyesine mıhlayıp her şeyi görmemizi istiyor yönetmen çünkü ne kadar rahatsız olursak o derece şüpheye kapılabileceğimizi biliyor.

Bu dünyayla alakası olmayan bir başka paralel evrende geçiyormuşcasına yabancılaştırıldığımız bahçeli bir evde, çitler-duvarlar korku ve kendini gerçekleştirme sınırlarını, dil ise ifade etmenin, anlamanın ve anlatmanın sınırlarını çiziyor.

Üç çocuklu bir ailenin sıradışı gibi görünen öyküsü aslında kendi delirmiş “oyun alanımıza”, her gün birbirimizi ve en çok da kendimizi kandırarak sürdürmeye çalıştığımız yaşamlarımıza bir ısırık atıyor. “Sıcak suda haşlanmak” gibi ilginç bir oyunla başlayan film kendi distopik dünyasını gözler önüne seriyor ve aslında bizim yaşadığımız dünyanın mı yoksa tanık olduğumuz dünyanın mı daha distopik olup olmadığını sorgulamamıza neden oluyor.

İlerlemenin bu kısa tarihinde kendine yönelik şiddet, kendini kesme, kendini yaralama, kardeşine zarar verme olarak baş gösteriyor; ilk güdü olarak inşa edilen seks, ensest, tamamen hayvansı bir üreme duygusu, erkeğe sunulan-pazarlanan bir araç olarak karşımıza çıkıyor.

Anne ve babanın her gün bir kasede okuduğu “yeni” sözcükler, gerçek anlamlarıyla değil de değil ebeveynlerin, çocukların düşünmelerini istediği anlamlar üstüne kuruluyor. Ailedeki gibi dilde de onları bir araya getiren yapıbozum, aslında bir yanılsamanın ve birarada yaşar gibi durmanın, korkuyla çevrili olmanın, korktuğu için bir arada durmaya ve ifade etmeye, tanımaya ve tanımlamaya çalışmanın hayali.

“Bir çocuk ne zaman evden çıkabilir? Sağ köpek dişi düştüğünde. Evden yalnızca araba ile güvenle çıkabilirsiniz. Arabayı ne zaman kullanabilirsiniz? Sağ köpek dişi tekrar çıktığında.” “Kynodontas – Dog Tooth” filminin bu diyalogu aslında üstümüzdeki tüm erklerin, Tanrı’nın, kutsal kabul edilen her şeyin, devletin, yasaların ve onların çekirdek temsilcisi olan “aile”nin aldatıcı zorbalığını özetliyor. Ebeveynlerin faşizmi altındaki üç yetişkin gencin bu deneysel hayvanat bahçesindeki davranışları ise “sorgulamadan kabul eden ve buna göre şekillenen” her sözümona yetişkinin bu dünyadaki davranışlarından hiç de farklı değil. Arada telefonu çevirmek gibi korkulu bir meraka kapılsalar bile bundan ödleri patlıyor.

Kravat denen bez parçasını yakasına bağlamayı medeniyet ama örneğin kıyafetine aynalar yerleştirmeyi delilik sayan bir medeniyette yaşıyoruz nasılsa ve bunları hiç sorgulamadan olağan, normal, sıradan kabul edebiliyoruz. Filmde paranın bir geçerliliği yok, onun yerine eskisi gibi “takas” söz konusu ve bu takas da “nesneye karşılık oral seks” olarak yer almakta.

“Köpek Dişi” elbette rahatsız edici bir film çünkü tüm yerleşik algılarınızla, sorgulanmadan, akıl süzgecinden geçmeden kabul edilen tüm yaptırımlarla “oyun oynuyor”. Ebeveynlerimizin bizim iyiliğimizi isteseler bile bize yaptıkları kötülükler, çocukların çitin gerisinde korkunç bir dünya olduğuna kalben inanmaları, bir kedinin en korkunç yaratık olduğunu sanıp öldürmeleri, dışarıda bir kardeşleri olduğunu sanıp onu beslemeye çalışmaları, ama onun dışarı kaçtığı için bir süre sonra öldürüldüğüne inanmaları… bütün bunlar “baba otoritesi” üstünden yerleşik düzenin devamını sağlayan yalanlar olarak devam ediyor. Amaç cocuğun kendi ayakları üstünde özgür bir birey olması hiçdeğildir, amaç ailesine, güce bağımlı olarak kalmasıdır.

Filmde bazı yalanlar öyle saçma ve ironi dolu ki; Frank Sinatra’nın “Fly To The Moon” şarkısını dedelerinin söylediğini vurgulayan baba, bir de şarkıyı çevirirken “aile birliğinden, mutlu evden” dem vuruyor. Bu öyle bir dünya ki, “eve getirilecek olan köpek için 5 aşamalı bir eğitim gerektiğini” söyleyen köpek eğitmeninin, eğitilmiş kravat takan köpeklerden mi yoksa memeli bir hayvan olarak annenin doğuracağını söylediği “köpek”ten mi bahsediyor olduğunun muamma olduğu bir düşdünya.

Bahçede öldürülen kedi sonrası, kaybolan kardeşlerini ararken kapıdan dışarı çıkmadan el ve ayakları üstünde durup, köpek gibi uluyan aile bireyleri, aslında birer birey değil “köpek”tirler. Bir fabrikada çalışan babanın, arabasıyla gözlerini bağlayarak eve getirdiği tek kişi de, oğlunun cinselliği için getirdiği bir kadındır; iki genç kıza ise asla böyle bir imkan sunulmadığı gibi, büyük kızın, erkek kardeşin cinselliği için sunulduğu sahneler yabancılaşmanın doruk noktalarını oluşturmakta. Arzu neyse ona hizmet ediliyor, insan doğasının en ilkel id’ine… Burada insan toplumuna sonradan eklenen ahlak, kural, yasa yok; yasaları belirleyen ve bir nevi Tanrı’yı oynayanlar sadece baba ve ona uyan anne.

Tıpkı Haneke ve Trier filmleri gibi kendinden rahatsız bir film “Köpek Dişi”. Tamamıyla estetik yoksunu, ifade ve dış dünya olarak sınırlar ve basmakalıplaştırılmış davranışlar üstüne son derece “çiğ” bir film. Öyle ki bu dünyada dans etmek sallanıp durmak, kendinden geçercesine hareketler yapmaktır; bir uçak maketini sınırların dışına çıktığı için “tıpkı bir çocuk oyununda olabileceği gibi” ancak arabayla gidip almaktır; babanın havuza attığı iki balığın dışardan geldiğini sanmak ve onları zıpkınla avlamaktır; istekleri yerine getirmek için birbirinin kulağını, elini, göğsünü ve “klavye” diye öğrendikleri cinsel organlarını yalamaktır… Filmin yarattığı dünya içinde hepsi son derece olağan. Her gün bizim yaptığımız ve normal kabul ettiğimiz 9-6 çalışmak dahil, bütün saçmalıklar bundan daha saçmayken, toplumsal sorgulamayı hiç göz önüne almayışımız, tabuları olduğu gibi kabul edip boyun eğişimiz, bu noktada büyük karşılaştırmaya imkan tanıyor.

Aile, sürdürülebilir şiddetin bu yasal en ufak parçası, bu en küçük temsilcisi, aslında çıkartmalar için birbiriyle yarışan çocuklar gibi para ve statü için birbirimizle yarıştığımızın en güzel göstergesi. Bunun için birbirimizi itip durmaktan, yaralamaktan, gece yarısı uyanıp kardeşimizin dizine çekiçle vurup “bunu kedi yaptı, ben yapmadım” demekten geri durmuyoruz. Faşizm dalgaları büyüyerek devam ediyor ve bir noktada oluşturduğu tsunami, aslında hepimizin bizden güçlü olan karşısında duyduğumuz ezikliğin, baskı karşısında çözülmemizin senfonisi haline geliyor. Bu öyle bir senfoniki tamamen üst üste binen seslerden örülü ve hiçbir anlamı yok.

Film için bir yerlerde bir eleştirmenin “şiirsel” dediğini okudum ve bu da film kadar beni güldürdü. Bu film ancak “antişiir” olarak değerlendirilebilir: Hem dilsel olanın hem de bahçe çiti olarak sınırların hiç sorgulanmadan kabul edilmesine, sorgusuz kabul ettiğimiz dine, eğitim sistemine, ebeveynlere ve çarpıtılmış öğretilere boyun eğişimize okunan bir lanet. Şiirsel filmler bizi “dünyayla seviştirilmek” üzere hazırlar; oysa “Köpek Dişi” gibi filmler, insanoğlu için köpekleştirilmenin tarihini ele alırlar.

Korkunun neden olduğu sahte sevgi, saklanma içgüdüsünü harekete geçirir ve evin, yani “dört duvarın” en güvenli yer olduğu sanrısını uyandırır. Bu sanrı bir tohumun toprak altında sürekli güvende olacağı sanrısıdır, oysa tohum çiçeklenip topraktan çıkmadıkça potansiyelini gerçekleştiremeyecek, hep ölü kalacaktır. Bu bahçe içindeki yapma bitkiler olan çocuklar, bir nevi “Dr. Moreau’nun Adası”ndalar ama bu sefer üstünde deney yapılanlar hayvan-insanlar değil, çocuklar…

Sözcüklerin, kavramların içini dilediğiniz gibi doldurup boşaltabildiğiniz bu dünya, dışardan manyakça, arızalı, rahatsız ancak kendi içinde bir tutarlılığa ve bütünlüğe sahip. Filmin bunu destekleyici sabit kamera kullanımı, kuru ve yavan-müziksiz anlatımı, çiğ oluşu, derdini anlatışındaki ifadeyi daha da güçlendiriyor. Yaratılan dünyadaki çarpıklığı algılamak için çevredeki yamukluğu kamerayla bize hissettiriyor yönetmen, çarpık algılarımızın bir kurbanı olan dış dünya gibi kendi yargılarımızın da çarpıklığıyla bir bütün oluşturmaya çalışan iç dünyamız, anlıyoruz ki aslında “kendi”mizin değil!

Her şeyin üstü korkuyla örtülmüşken, varoluşun hiçliği karşısında bir şeylere tutunma ihtiyacımız giderek su üstüne çıkar. Filmdeki üç çarpıcı sahnenin ilki, kız kardeşin çitin dışına attığı uçak maketinin, (tıpkı çocukların yapacağı şekilde, sanki orası Mars gibi hayal edip, korkuyla araçla bir metre gidip) babanın arabadan inmeden alıp oğluna verdiği sahne. Burada dış dünyayla korkutulan gencin babasına yani otoriteye duyduğu itimadın, aslında inandırıldığı yapay korkudan başka bir şey olmadığını görürüz.

İkincisi babanın eve getirdiği su şişelerinin reklamlarını bile makasla kesip çıkartırken çocuklarına uydurduğu sözcük açıklamalarının oluşturduğu tezat. Dış koşullar söz konusu olduğunda internete konan süzgeç, çocukların yanında küfretmemek, sapıklara karşı çocuğu meşrebince uyarmak, onları tehlikeden uzaklaştırmak adına yapılır. Oysa en yakın tehlike çocuğun kendisi olmasın asla izin verilmeden kurallara, otoriteye boyun eğmesini istemek ve onu kendi gibi bir köle yapmak için dine, devlete, yani, her tür otoriteye “inanmak” zorunda bırakmaktır.

Amerikalı sinema eleştirmeni Roger Ebert’in film ile ilgili yaptığı yorum şöyle: “Bakmaktan gözünüzü alamayacağınız bir trafik kazası gibi.” Bana kalırsa bu bilerek elinizi kestikten sonra hissettiğiniz duygulara daha yakın; mantıksal olarak aptallık ettiğini düşünmek, pişmanlık, garip bir “her şey benim elimde” havası ve bolca acı. Dikiş tutmaz bir yara gibi.

Aileyle ilgili cesur filmler görmeye pek alışık değiliz, “Yedinci Kıta” gibi birkaç çarpıcı örnek olsa da, kurtulmak için dişini kırmak yeterli bir sinematografi sanıyorum. Bu saadetin ilelebet sürmesi, gelecek olan ikiz bebekler için odalarını paylaşmak istemeyen kızların uslu davranmalarına ve daha çok çıkartma için daha çok çalışmalarına bağlıdır.

Üçüncü olarak dışarıdan gelen iki filmi, (birinin Rocky, diğerinin Jaws olduğunu anlıyoruz) babasından gizli izleyen kızın, babanın videoları keşfiyle ilginç bir şekilde, şiddetle cezalandırıldığı sahne. Ki bu sahne daha sonrasında kızın kendi köpek dişini kırması için belirli bir ivme kazandırıyor.

Tüm bir ailenin, aile yapısının psikosomatik analizi olan film, şiddetin ve seksin, bu en eski iki güdünün tek yönlü bir şartlanmayla, bastırılmışlıkla nelere gebe olabileceğinin, nasıl bir tehlikeye dönebileceğinin gösterisi.

Ne kadar nefret ederseniz, ne kadar yerden yere vurursanız o kadar canlanacak, dirilecek bir film “Köpek Dişi”… Tam da kendine yakışan, “özgürlükle ve gerçek dünyayla ilk tanışmayı” simgeleyen, açılmasını umut ettiğimiz bir araba bagajıyla sona eren film, aslında çoğumuzun o çitin gerisinde olduğunu, bazılarımızın bagajda korkuyla beklediğini, çok azımızınsa onu açacak cesarete sahip olduğunu yüzümüze vuruyor.

Siz de benim gibi, öpüşmenin, ısırmanın medeniyetleştirilmiş hali olduğunu kavradıysanız, bu film sizden çok ısırık alacak demektir.

Kaynak: nirvanayayolculuk.wordpress.com

 

 

468 ad