Ağu 13, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN

KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN

KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN/Ayşegül Devrcioğlu

Anı yaşarken her şeye muktedir olduğunu düşünürsün bazen. Bir mega ideayı paylaştığın insanlarla birlikte olunca daha bir coşar,daha çok inanırsın geleceğin güzel ve tabii senin istediğin gibi olacağına. Bir an meselesidir bu çünkü. Yarın her şey birdenbire değişecek ve beklediğin o güzel günler başlayacaktır. Bir türlü gelmese de, o gün daima çok yakındadır. Budur o küçük toplumu ayakta tutan ve umudun ateşini harlayan… Değil mi ki vazgeçmemiş inançlı ordu bu işe baş koymuştur illa ki bir yolu bulunacak ve devrim gerçekleşecektir. İdeal bir toplumsal düzene kavuşulacak ve mutluluk daim olacaktır. Bunu tahsis etmeye muktedir inançlı ve bilinçli bir toplum onların arkasındadır be desteklemektedir. Aksini düşünenler illa ki ikna edilecek veya asimile edilecektir.
Oysa “ölüm varsa bu dünyada zulüm de var”dır. Bu zulüm ise kendini ifade etmenin değişik bir sürü yolunu bulur. Korku salar mesela, yaşadığın her anı sana zindan eder. Ne zamana sığarsın, ne de mekana…

“Derler ki, mekan ne kadar daralırsa, zaman o denli amansız olur. Derler, ölümü beklemek ölümden zordur. Derler ki, insan yaşadığı yere benzer. Ama daha kötüsü, yaşadığı yeri kendine benzetmekti.”

Sessizlik delirtir o anlarda,zulüm sessiz ve sevimli bir yüz gibi dikilir karşına. Susman,söyleyecek kelimen olmadığı için değil söylemeyi istemediğin içindir elbette ama sana karşı olanlar konuşmanı istemektedir. Konuşman onların tek amacıdır,ağzından alınacak bir kelime karşı taraf için bir zafer,senin için kurtuluş demektir. Oysa konuşman kendine ihanettir, ideaya ihanettir, yaşamana ihanettir. En çok kendinle karşılaşmak ürkütür o zamanlarda.

“Her kavşak noktasında insan kendisiyle karşılaşır. Ne var ki, konuşamaz buluştuğu karşılaştığı şeyle; eski bir elbise gibi dilsiz olan bu şeye yalnızca bakabilir…”

Karanlık zulmün bir parçası en güçlü silahıdır elbette. Acıyı daha bir katlar. Yalnızlığı,çaresizliği katlar. Karanlık bir yabancılaşmadır kendine ve bulunduğun gerçeğe. Bedeninden ayrılıp bir sürü şey yaşarsın. Gerçekten koparsın ve  bir hayal ve kabus alemine dalarsın. Ve ihanete gece müthiş bir gerekçe sağlar. En çok da kendine ihanete…

“Karanlık, kirli su gibi, dargın, ürkütücü bir kıvamı durmadan artırarak bedenimi işgal ediyor. Karanlık, keskin ışık gibi gözümü kamaştırıyor.
Karanlık, tek gerçek burada; vücudumdaki yaralarda, kırık kemiklerimde kımıldanıp duran… Her zerreyi dolduruyor, her santimi adımlıyor, duvarı dolaşıyor, kör bir hayvan gibi pençelerini geçirecek yer arıyor. Günlerdir yattığım soğuk betondan daha fazla içime işliyor; kemiklerimi sızlatıyor, gözlerime, ellerime, ağzımdaki kan tadına siniyor. Ben ki, bu katıksız boşlukta, karanlığın tek biçimiyim; belki düpedüz karanlığım yalnızlığım ve korkumla…
Susuyorum, sesim karanlığa düşüyor, ölü bir kuğu gibi kendi bedenine yabancı ve çok ağır…”

Yaşanan yaşanmış yıkılmış pek çok can zulmü tatmış ve geriye anıların tanığı çok az kişi kalmıştır. Onlarsa zulmü hergün hergün yeniden yaşar. Yarım kalmışlardır. Bedensel ve ruhsal sakattırlar artık. İşkence sindirmiştir tüm mega ideanın gönüllü inançlı neferlerini. Geriye posası kalmıştır. İdeadan ve inançlı ordudan kalan suskun bir posa. Suyu çekilmiş kurtlanmış bir atık. Yaşamaya devam etmek zordur. Bu bir irade ister bunu yapabilenlerse asla düzelmezler.

“Kelimeler yok olup gitmişti, onları terk etmişti. Ağızlardan bölük pörçük şeyler dökülüyordu gerçi. Anlamlı anlamsız heceler, işe yararmış gibi görünen sözcük parçaları, küçük sesler… Yalnızca ağızdan çıkıverenler; kalpten gelen hiçbir şey yoktu… Duyulardan, nabızdan, kandan, kalpten ve tenden gelip beyinde kaynaşan, damaktan, dilden ve dişten, ağız boşluğundan ve genizden biçimlenerek dışarı akan anlamlar dizgesi yoktu artık. Dilsizdiler…
Böylece, yüzlerinde o düşünceli, küskün ifadeyle susuyorlardı. Şarkı söylerken, yüksek sesle kitap okur tartışırken aslında hep susuyorlardı. Konuşurken bile sustuklarını dilsiz olduklarını bir tek onlar biliyordu.”

Tüm yaşananlara inat toplumun hafızası zayıftır yada unutma eylimindedir. Unutma ve normalleştirme süreci yaşamak ister bu süreçte herkes. Erk sahibi, ideası olan tüm tarafları sindirmiş ve yok etmiştir. Sivri tüm uçlar yumuşamış ve körelmiştir. Toplumsal hafıza ise daima egemen gücün dayattıklarını içselleştirerek yaşar. Vicdani aldığı yaraya pansuman yapmaktır bu. Ölüm her şeyi temizlemiş saflaştırmıştır. Pürüpak olmuştur her şey,vicdan rahatlamış sivri uçlar yok olmuştur, artık kimse anımsamaz veya anımsamak istemez yaşananları. Ölümleri, zulümleri, kayıpları, bir masal haline getirmiştir çoktan. Uzakta bir köy haline gelmiştir ,geçmiş ve de yaşananlar… Geride kalan madurlar ise popüler kültürün malzemesi olmuş sakız gibi çiğnenip fırlatılmıştır çoktan. Rant peşinde koşan bir sürü güruh çıkmıştır ve elbette bundan nemalananlar da…

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir