Oca 10, 2019

Posted by in Edebiyat | 0 Comments

KÜLTÜREL DEĞİŞİM İÇİNDE ÇEVİRİ

KÜLTÜREL DEĞİŞİM İÇİNDE ÇEVİRİ

KÜLTÜREL DEĞİŞİM İÇİNDE ÇEVİRİ

Babil, elbette bir başlangıç değil, bir son olmadığı gibi… Bir ütopya, yaşanıp yaşanmadığı bile belli olmayan bir süreç… Yapımına başlanan kulenin varlığı kesin değil, ama bu çok da önemli değil. Bir şekilde yaşanan gerçekliğe uygun bir çıkarımı var.

Dillerin çeşitliliği Kulenin ortaya çıkışıyla ilgili anlatı, Eski Ahit’in ilk kitabı Genesis (Yaratılış=Tevrat)’te şu şekilde geçer (Genesis: Bölüm 11/1-9):

1. Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.

2. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler.

3. Birbirlerine, ‘Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.’ dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.

4. Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım.’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.’

5. Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi

6. ve şöyle dedi: ‘Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar.

7. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.

8. Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.

9. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.

İnsanlık, asla pes etmedi ama; kültürel ve dilsel farklılıklar yıldırmadı onları. Yazılan tüm eserler bir aktarım süreci ile insanlığın ortak kültürü ve ortak hafızası oldu. Bu ortak birikim birçok şeyi düzene sokmamıza yaradığı gibi edimsel dışa vurumun tek yolu sanat içinde bir bilgi dağı oluşturdu. Yazılı ve sözlü aktarım sanata bilme ve teolojiye yön verdi. Çeviri,bu nokta da devreye girdi. Diller arası iletişimi olanaklı kılmak için bir dilden diğerine çeviri yaparız. Dilsel aktarım fikri,tam da olgunun adında gizlidir ve çeviri sürecinin tanımı genellikle dile veya dillere gönderme yapar.

Kültürel etken,çeviride çok belirgin olmasa bile,yadsınamaz. Sözceler veya metinler aracılığıyla aktarılan iletinin iletişimi kuranlar tarafından iyi anlaşılamaması durumunda iletişimden bahsetmek olanaksızdır. Ama bu sorun dil birimlerinde yer alan bilginin arka plan bilgisiyle desteklendiğinde aşılabilir. Aynı dilsel topluluğa ait olan insanların kültürü de aynıdır. Ortak geleneğe, alışkanlıklara, yapma ve söyleme tarzlarına sahiptirler. Ülkelerinin coğrafyası, tarihi, iklimi, siyaseti, ekonomisi, sosyal ve kültürel kurumları, ortak değerleri, tabuları ve diğer birçok şey hakkında hayli ortak bilgiye sahiptirler. Tüm bu bilgiler iletişimi kuranların kullandıkları dildeki iletileri üretmelerini ve anlamaları sağlayan varsayımların temelleridir. İki farklı kültüre sahip olanların dâhil olduğu diller arası bir iletişimde bu ortak bilgi gerçekten anlamayı güçleştirecek kadar sınırlı olabilir. Bir başka deyişle, çevrilen ileti sadece bir başka dile değil,aynı zamanda başka kültüre de aktarılır. Bu gerçek çeviri sürecini de etkiler.

Çevirmen ileti içeriğinin erek metin okuyucuları tarafından iyi anlaşılması için gerekli olan önkoşulları sağlamanın ve dilsel engelleri aşmanın yanında,kültürel engelleri de aşmak zorundadır. Çeviri sadece dilsel temele dayanarak mı,yoksa kültürel temele dayanarak mı yapılabilir veya birbirlerine öyle bağımlıdırlar mı ki her zaman biri diğerini ima etmektedir? Dilsel ve kültürel çeviri nedir? Dilsel mi yoksa kültürel (budunbetimsel) çeviri kuramını mı tercih etmeliyiz? Kültürel farklar gerçekten erek metin okuyucusunun anlayabilmesi için kaynak metindeki önemli değişiklikleri gerektirir mi veya haklı gösterir mi? Çevirmen kaynak metne olan sadakati ve erek metin okuyucusuyla arasındaki irtibatı nasıl bağdaştırmalı? Bir başka deyişle, çeviri eşdeğerliği ve çeviri edim biliminin kuramsal bağıl ağırlığı nedir?

Dil bilimlerinin gelişmesiyle dilin ve dilbilimin sınırlayıcı kavramının modası da geçmiştir. Mikro-dilbilimsel yaklaşımlar uygarlığın en önemli aracı olan dilin mantığını gözden kaçırmaktadırlar. Dilin önemli bir sosyal işlevini, yani, insan iletişiminin ve bilgisinin aracı olarak görev yapmasını küçümsemektedir. Dil anlamlı bir birimler sistemi ve iletişim kuranlar arasında bilgi alışverişini olanaklı hale getiren bir araç olmadıkça bu işlevin yerine getirilmesi düşünülemez. Bu yüzden, farklı dil birimlerinin bünyesinde toplanan farklı bilgi parçacıklarını ve öğelerini incelemeden ve değişik durumlarda dil birimleri aracılığıyla gerçekleştirilen bilgi alışverişinin nasıl yapıldığını keşfetmeden dilin doğasını tam olarak anlamak olanaksızdır. Bu da dilbilimcinin dikkatini dilin anlamsal yönü ve belirli iletişim modellerinin seçimini etkileyen farklı sosyal, ruhsal ve diğer etkenler üzerinde toplamaktadır.

Çeviri işleminde her iki dilin, bir başka deyişle kaynak dil ile hedef dilin değişik alanlarla ilgili anlatım biçimlerinin en etkin bir şekilde kullanılması ve bunların birbirine aktarılması söz konusudur. Tahsin Aktaş, çevirinin ilkelerinden bahsederken hedef dil metni ile kaynak dil metni arasındaki olması gereken bağı şu şekilde dillendirir:

“Hedef dil metni, kaynak dil metninin fikirlerini, yargılarını tam ve eksiksiz olarak vermelidir. Hedef dil metni, kaynak dil metninin üslup özelliklerini yansıtmalıdır. Hedef dil metni, kaynak dil metni gibi rahat okunabilmelidir.”

Çocukluk yıllarından itibaren çeviri işi ile uğraşan ve bunu adeta diller arası egzersiz gibi gören J.Wolfgang Von Goethe’nin kaynak metin ile hedef metin arasındaki becerisi konusunda Cemil Meriç şöyle bir yorum yapar:

“Goethe hiçbir zaman esas metne dalacak, onun içinde eriyecek kadar aşırı bir feragat göstermez Schlegel gibi. İnatçıdır, ısrarlıdır. Ama Luther gibi esas metin uğruna kişiliğinden vazgeçmez. Çevirmek Goethe için daima teferruat kabilinden bir çalışmaydı. Ve daima daha acil bir mükellefiyete cevap veriyordu. Goethe’nin bütün tercümeleri kendi eserleri imiş gibi okunur. Üslup özellikleri Goethe’nin üslup özellikleridir. Öyle ki daha önce tercüme oldukları bilinmese, Goethe tarafından yazılmış sanılırlar.”

Dilbilimci Georges Mounin, Goethe’nin on sekizinci yüzyıldaki çeviri anlayışını üç noktada özetlemektedir:

1. Çeviri, orijinal metnin düşünce bütününün aktarılmasını öngören bir olgudur.

2. Çeviri, orijinal metnin hedef dilde başka bir düzenekle taklit edilmesi, daha doğrusu kopya edilmesi işidir.

3. Çeviri, sadece orijinal metnin anlamını değil, aynı zamanda o metnin içerdiği söz sanatlarının, üslûbunun ve ritmik unsurlarının da aktarılmasını sağlayan bir süreçtir.

Kültür aktarımının en yoğun görüldüğü çeviri edebi çevirilerdir. Edebi çevirmen iki dünya arasındaki geçiş noktasını kontrol eden konumundadır. Çıkış dil ile hedef dil arasındadır. Bu köprü aynı zamanda edebi çevirinin temel şartlarını da taşımak zorundadır, diğer bir deyişle üslup ve içerik olarak dikkat edilmeli ve aslına sadık olarak verilmelidir. Bu noktada Goethe’nin çevirinin temel ilkeleri ve türleri konusundaki görüşlerinden bahsetmeden geçemeyeceğiz. Ona göre çevirinin iki temel ilkesi vardır. Birincisi, yabancı bir ulusun yazarının, sanki bizden biriymiş gibi, aktarılmasını; ikincisi ise, yabancı olana bizim yaklaşmamızı, onun koşullarını, anlatım biçimini özümsememizi bekler. Diğer taraftan çeviri türlerine gelince; birincisi, yabancı edebiyatı bize, kendi bünyemize uygun bir biçimde tanıtır. Sade bir düzyazı çevirisi,bu türe en elverişli olanıdır. Düzyazı, şiir sanatının özelliklerini, hatta şiirsel coşkuyu genel bir düzeye indirgediğinde ve yabancı yetkinlikleri kendi ulusal yaşamımız içinde tanıtarak, hiç farkına varmadan bize yüce duygular kazandırdığı için,başlangıç evresinde çok yararlıdır. İkincisinde asıl amaç yabancı olanı özümsemek ve kendine uygun biçimde yeniden serimlemektir. Buna ben yanılsama evresi demek istiyorum. Üçüncüsünde çevirinin özgün yapıtla özdeş kılınmak istendiği, yani birinin, diğerinin yerini tuttuğu değil de yerini aldığına tanıklık edeceğimiz türdür. Bu tür önceleri çok tepki görmüştür. Çünkü özgün yapıta çok bağlı olan çevirmen, az ya da çok olsa da ulusunun özgünlüğünden ödün verir.

Çeviri, kültürler yumağı içinde yer alan, kültürden ayrıştırılması olanaksız bir etkinliktir. Çeviri denilince akla kültür aktarımı geldiğine göre bu noktada kültür kavramından kısaca söz etmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Kültür, Latince “cultura” sözcüğünden gelmektedir ve basit anlamda toprağı sürmek ve nadas etmektir. İlk kez Voltaire “culture” sözcüğünü insan zekâsının gelişimi, geliştirilmesi ve yüceltilmesi anlamında kullanmıştır. İngiliz Toplumbilimci Eliot Taylor’a göre kültür, toplumun bir üyesi olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, sanat, ahlak, gelenekler ve benzeri yetenek ve alışkanlıkları kapsayan bir bütündür. Kültür insanın yaşamda sosyal yönden miras olarak aldığı unsurları içerir. Bu bağlamda kültür, insan kavramıyla paralellik gösterir. Zira her insan topluluğu, değişik yapılarına rağmen kendine özgü kültüre sahiptir. Kültür, tarihsel bir ürün olmak üzere oluşmuş, geleneklerine bağlı bir toplum içinde onun medeni donanımı ve araçları ile karşılıklı etkileşim sonucunda ortaya çıkmış unsurların kaynaşması ile bir bütün haline gelmiştir. Kültür, insanın, yaşayış ve düşünüş tarzında, günlük ilişkilerinde, sanatta, yazında, dinde, sevinç ve eğlencelerinde kendisini ifade etmesidir. Onun medeniyetle arasındaki farkı Alman antropolog Thrunwald şu şekilde dile getirir: “Kültür, tavırlardan, davranış tarzlarından, örf ve adetlerden, düşüncelerden, ifade şekillerinden, kıymet biçmelerden ve teşkilattan mürekkep bir sistemdir. Medeniyet ise, birikmiş bir bilgiye ve teknik vasıtalara sahip olmayı ifade eder.” Ziya Gökalp’e göre ise medeniyet, farklı unsurların ortak malıdır. Ulusal kültürü ve medeniyeti birbirinden ayıran, ulusal kültürün özellikle duygulardan, medeniyetin ise bilgilerden oluşmasıdır. Bu tanımları çoğaltmak mümkündür fakat kültürün en önemli unsurlarından biri olan ‘Dil’in edebiyatla olan ilişkisini düşünürsek Kültür-Edebiyat bağını göz ardı edemeyeceğimiz açıktır. Alman dilbilimciler Wilhelm von Humboldt ve Johann Gottfried Herder’in, dilin kültür olayları üzerindeki büyük bir etkisi ve gücü olduğu şeklinde bir bulguda birleştikleri görülmektedir. Ayrıca dilin, bir ulusun tinsel enerjisi olduğunu, diğer bir deyişle kültürün bir aynası olduğunu dile getirmektir.

Bu doğrultuda özellikle roman, öykü ve şiir edebi metinlerin çevirilerinde kültürel aktarımın büyük bir öneme sahip olduğu bir gerçektir. Kültürler kendi dillerinin özellikleri arasından süzülerek ışığa çıkarlar. O halde edebi metinde yapılacak kültür transferi söz konusu demektir. Bu transferi iyi yapabilmek için şüphesiz ki her iki kültürü de iyi tanımak gerekmektedir. Köksal Dinçay iyi çeviri yapmanın temel ilkeleri olarak; eserin içeriğini iyi kavrama, birebir çeviriden kaçınma, hem kaynak hem de hedef dile iyi hâkim olma, hedef dil kültüründe geçerli olan ifadeleri kullanma ve üslûbu doğru aktarma şeklinde sıralar. Humboldt ve Hebel, metne sadık kalma çabasıyla yapılan çevirilerin kelime kelime çeviri olduklarını, farklı dillerdeki kelimelerin birbirini karşılayamayabileceği için bu çevirinin bu kez de anlamına sadık kalamayacağı için hatalı çeviriler olduğundan bahseder. Sorunun daha çok edebi metinlerde düğümlendiği ve özellikle kültürel aktarımlarda bu düğümün daha da etkili olduğu görülmektedir. Bir dilin gramer yapısını çok iyi bilmek ve fazlaca kelime hazinesine sahip olmak o dile hâkim olduğunuz anlamına gelmez. Yabancı bir metni kendi dilinize çevirirken gramer bilgileriniz ve çok kapsamlı bir sözlüğünüz size yardım edebilir fakat iyi bir çevirmenden beklenen, orijinal metindeki düşünceleri aynı şekilde aktarmaya aracılık etmektir. Bir dildeki belli bir metinde bulunan anlamın başka bir dildeki belli bir metinde yeniden kurulmasını sağlayacak biçimde girişilen dilsel bir aktarma işlemi olarak tanımlanan çeviri için maalesef günümüzde bile hala “bir başkasının gerçekleştirdiğini olduğu gibi aktarmak“ şeklinde bir önyargının olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu önyargının yok edilmesi için en büyük görev çevirmenlere düşmektedir. Edebi metnin içeriğini iyi anlamak ve özellikle kültürel aktarımı doğru yapmak olmazsa olmazlardır.

Belirttiğimiz gibi çeviri sürecinde amaç yeni bir ürün ortaya çıkarmak değildir, bilakis elde var olan ürünün başka bir dilde bir kopyasını çıkarmaktır. Bu kopyayı çıkarırken çevirmen özellikle kültürel aktarımlarda çok titiz davranmalıdır. Çünkü onun yaptığı iş kelimenin tam anlamıyla kültür transferidir. Hem kaynak,dilin kültürünü hem de hedef dilin kültürünü çok iyi tanımış olmalıdır. Aksi takdirde kültürel aktarım hatası, okuyucunun orijinal eserdeki verilmek istenen mesajları tam anlamıyla algılayamamış olmasına neden olacaktır.

Bunca zorluğuna ve teknik imkansızlıklara ve kültürel farklara rağmen çeviri edebiyat dünyasında önemli bir olgudur. Bu olgu olmaksızın biz tüm kültürel mirastan mahrum kalırdık.

Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir