KRZYSTOF KİESLOWSKİ Kas08

Tags

Related Posts

Share This

KRZYSTOF KİESLOWSKİ

13 Mart 1996’da Polonya’nın Varşova kentinin Mazowieckie kasabasında bir adam kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Zaten uzun süredir yorgunluk ve stresten dolayı rahatsızdı. İyileşebilmek için işlerini yoluna koyduktan sonra her şeyden elini eteğini çekip buraya, doğduğu kasabaya geri dönmüştü.

Bu kişi; 21 Haziran 1941’de ikinci dünya savaşının en sert döneminde doğan, çocukluk yılları boyunca verem hastası olan babası için annesi ve kardeşiyle sanatoryumu olan şehirleri dolaşıp erken yaşta onu kaybeden, Sovyet baskısı altında ezilen ülkesinden yaşam savaşı veren, milenyum çağına yaklaşıldığı ve Sovyetler’in dağıldığı dönemde artık hayattan yorulan ve kabuğuna çekilen Krzysztof Kieślowski’ydi…

“Film yapmak seyirciler, festivaller, eleştiriler, söyleşiler demek değildir. Film yapmak her gün sabahın altısında kalkmak demektir. Soğuk, yağmur, çamur demek, ağır ışık malzemeleri taşımak demektir. Her şeyden önce asap bozan bir meslektir ve her şey; ailen, duyguların, özel hayatın dahil olmak üzere ikinci plana atılır. Ve hepsi bir yana film yapmak sabretmek demektir.”

Çocukken itfaiyeci olmak ister Kieslowski, elbette ailesi bu duruma sıcak bakmaz. Fakat babası ona vaaz vermek yerine bir süreliğine itfaiye eğitimi verilen bir okula gönderir Kieslowski’yi ve asla böyle bir şey yapmak istemediğini fark eder. İyi bir eğitim almasını isteyen ailesi onu kente, Varşova’ya bir yakınlarının sahne teknikleri okuluna gönderir. Burası aslında Kieslowski’nin Kieslowski olmaya başladığı yerdir.

Okul inanılmaz derecede iyiydi. Bizi entelektüel açıdan uyandırdı. Bize bir seçenek sundu ve yaşamın yemek yemek, uyumak ve başını sokabilecek bir yer bulmak gibi gündelik çabalardan öte olduğunu öğretti.

Başka türden bir gıda daha olduğunu da. Ruh için gıda ya da akıl için… Böylece sahne ressamı değil de sahne yönetmeni olmaya karar verdim. Fakat bunun için diploma almam gerekiyordu ve tarih, Lehçe, sosyoloji gibi derslerden hoşlanmıyordum. Böylece film yönetmenliği okumaya karar verdim.”

Kieslowski; Roman Polanski, Andrzej Wajda, Krzystof Zanussi, Jerzy Skolimowski gibi usta yönetmenlerin yetiştiği Lodz Sinema Okulu’na girmeye karar verir. Fakat okulun sınav ve mülakatlarını geçemez. Ardında bir yıl daha bekleyip yine sınavlara girer fakat sonuç aynıdır. Ama Kieslowski inat eder ve sonunda üçüncü denemesinde okula girmeyi başarır.

“Okul tüm ülkedeki sansüre inat inanılmaz özgür bir yerdi. Sansürsüz istediğimiz filmleri izleyebiliyorduk. Beni derinden etkileyen yönetmenlerle o zaman tanıştım. Artık birçoğu ya öldü ya da film çekmeyi bıraktı. Ya da mesleklerinin bir aşamasında bir şeyleri, kendilerine has hayal güçlerini, zekalarını ya da hikaye anlatma yöntemlerini bir daha geri dönmeyecek şekilde yitirdiler. Tarkovski bunları yitirmemişlerden biriydi. Ama ne yazık ki öldü. Belki de daha fazla yaşayamadığı için öldü. İnsanlar zaten genelde bu yüzden ölürler. Kanserden ya da kalp krizinden veya araba kazasından öldükleri söylenebilir ama gerçek insanlar, yaşamaya devam edemedikleri için ölürler.”

Eğitim hayatını tamamladıktan sonra Kieslowski arka arkaya belgeseller çekmeye başlar. İçinde bulundukları tarihsel dönemde Polonya’da Sovyetlerin getirdiği modernist yaklaşımlar ve derinden sarsıldığı büyük bir savaşın getirdikleriyle birlikte halk büyük bir boşlukta kalmıştır. Dönemin entelektüel kesimi bu boşluğu tamamlamak için belgesellere yönelmişti. Amaçları genel tabloya ulaşabilmek için özel ve mahalli olana odaklanan ve insanların hayata bakışını tanımlayan ufak parçalar yaratmaktı. Bu dönemde Kieslowski yaklaşık on yıl boyunca birçok belgesel çekti.

“Belgeseller gerçek yaşamlar yaşayan insanlarla ilgilidir. Bize güvenen ve yaşamları hakkında gerçekleri açıklayan insanlar. Ama bu gerçek, çoğunlukla onlara karşı kullanılmıştır… Araçlarımız ne kadar görünmez olursa, kendimizi, kamera ve mikrofonlarımızla olmamamız gereken bir yerde bulma tehlikemiz de o kadar büyüktü. Yani bir insanın yalnız kalmaya hakkı olan yerde, mutlu ya da sessizce, acıdan mahvoluş biçimde çekemezdiniz.”

Uzun süren belgeselcilik döneminde sonra Kieslowski sonunda kurgusal filmlere yönelir. Çünkü bu on yıllık sürecin son zamanlarına doğru çektiği belgesellerde aslında çekmemesi gereken şeyleri içermeye başladığını hissetmiştir. Ama kurgusal filmler içinde o zamana kadar kontrol etmediği büyüklükte bütçelere ihtiyacı vardı. Bu sebeple kurgusal filmler çekmeye başladıktan sonra para kazandığı yegane şey olan belgeselleri de çekmeye devam etti. Ama belgeseller yerini zamanla televizyon filmlerine bıraktı. Bez Konca filminden sonraysa artık tanınan bir yönetmen olmuştu ve bu, tüm enerjisini filmlerine ayırabilmesini sağladı.

“Yarım saatlik ilk televizyon filmimi yaparken Polonya’da alışılagelmiş yolu izledim. Bu yolu seçmek istedim, çünkü nasıl konulu film çekileceğini bilmiyordum. Konulu film çekmek istiyorsanız bir kural vardır; ilk önce televizyon için yarım saatlik, sonra bir saatlik film çekmeniz gerekiyordu, ancak ondan sonra tam bir sinema filmi çekebilirdiniz.”

Bez Konca, yönetmen için sinema filmlerine yönelme dışında, yaklaşım olarak da bir kırılma noktası oldu. Bu film Kieslowski’nin filmografisinde politika ve siyasetin zirve yaptığı uç eserdi aslında. Sıkıyönetim döneminde sistemi, hükumeti ve bürokrasiyi çok sert bir şekilde eleştiren ama bunu yaparken didaktik olmama konusunda, bireysel hikayeye de önem vererek başarı göstermesi Bez Konca’yı çok farklı bir seviyeye taşımıştı. Fakat bu filmle birlikte artık siyasete ve sinemaya olan yaklaşımı değişti.

“Bez Konca altı ay kadar bir süre gösterime sokulmadı. Sonra, gösterime girdiğinde de hiç hoş karşılanmadı. Felaketti… Bu filmde olduğu kadar hiçbir filmimde bu denli memnuniyetsizlikle karşı karşıya kalmadım. Yetkililer, muhalifler ve kilise filmden nefret etti ki bunlar Polonya’da üç güçlü kesimdir. Filmi beğenen tek bir grup vardı o da seyirciler.”

Kieslowski bundan sonra politikayı filmlerinden uzak tutarak tamamen kişisel hikayelere odaklandı. Artık üzerine eğildiği konular daha spritüel bir varoluşla ilgiliydi. Tanrı, aile, kardeşlik ve özgürlük gibi kavramlara yoğunlaştığı son döneminde Kieslowski bu spritüel atmosferi desteklemek için de tamamen orijinal bir sinematografi oluşturdu.

“Kişisel olarak ben, pek rağbet görmeyen bir görüşe sahibim. İnsanların doğuştan iyi olduklarına inanıyorum. İyi olmak herkesin doğasında var. Ancak şu soru ortaya çıkıyor: Herkes iyiyse kötülük nereden geliyor? Buna verebilecek mantıklı ve akılcı bir cevabım yok, ama genel olarak konuşursak, insanlar bir noktada, artık iyi olanı ortaya çıkaracak bir durumda olmadıklarını anlıyorlar ve ben kötülüğün bu gerçekten doğduğunu düşünüyorum. Kötülük bir tür hayal kırıklığından doğuyor. İnsanların bunu bilinçli ya da bilinçsiz yapmaları tamamen konu dışı. Neden iyi olanı yapamayacak durumda oldukları konusunda fikir yürütmek imkansız. Benim hayata karşı edindiğim, bu bozguna uğramış, karamsar ve acı tavrım da her zaman iyi olan niyetlerimin boşa çıkmasından kaynaklanıyor.”

Kieslowski bir söyleşide “Neden film çekiyorsunuz?” sorusuna “Çünkü yapmayı bildiğim tek şey bu” diyerek sinemayla olan ilişkisini minimalize eden ve her daim hayata karşı bu karamsar tutumunun aksine inandığı şey uğruna her şeyini feda edebilecek derecede aslında derinlerinde umudu taşıyan biri. Koyu bir Katolik olan Leh kültürüne, inanç özgürlüğünü demir yumrukla yasaklayan Sovyet rejimine rağmen herkesten ve her şeyden farklı bir inanca sahip.

İnandıkları için mutlu olan birçok insan tanıyorum. Yaptığınız her iş için nihai amaç oluşturacak bir referans noktasına, gönderme yapabileceğimiz bir şeye ihtiyacımız vardır. Tanrı böyle bir referans noktasıdır, eğer varsa. Tanrıyla yakın bir bağım olduğuna inanıyorum. Çok kişisel. Çok özel. Bu benim kendi bağım.

Ondan bazı şeylerin olmasını istiyorum ve bazı şeyler oluyor. O anda neye ihtiyacım varsa bana vermesini istiyorum. Her şeyden önce bana berrak bir entelektüel bakış açısı vermesini istiyorum. Ama aynı zamanda bana ihtiyacım olan duyguları da vermesini istiyorum. Bazı şeylerin olmasını istiyorum ondan. Bazen yapıyor, bazen yapmıyor.”

Kieslowski 1994’te son filmi Kırmızı’yı çektikten sonra emekli olduğunu açıklayıp bir daha film çekmeyeceğini söyledi. Artık yorgundu ve film çekmek için gerekli sabrı gösteremiyordu. Peki aradığı şey gerçekten de yaşamının son iki yılında yaptığı gibi bir köşeye çekilip öylece yaşamak mıydı?

Kieslowski  her şeyden elini eteğini çektiğini söylemesine rağmen Kırmızı’dan sonra “Cennet, Cehennem ve Araf” isimli bir üçlemenin senaryosunu yazmaya başladı, hatta ömrü yetseydi belki de çekecekti. Maddesel yok oluş mutlak arayışı engelleyemiyordu, Kieslowski son anına kadar sinemayla iç içe olarak ve sürekli yaratarak yaşadı. Bu filmler daha sonra farklı yönetmenler tarafından çekildi.

Amatör (1979)

Kieslowski Amatör (Kamera Kurdu)’ün senaryosunu, daha önce “Sessizlik” filminde çalıştıkları ve çok etkilendiği Jurak Stuhr için yazmıştı. Zaten filmlerin diyaloglarını Stuhr’la birlikte yazmışlar.

Film, yeni doğan kızını çekmek için aldığı 8mm kamerayla sinemanın büyüsünü keşfeden Filip’in zamanla sinemaya daha fazla vakit ayırması ve sonunda büyük bir çatışmanın ortasında kalmasını anlatıyor.

Amatör, Fransız Yeni Dalgası’nın getirdiği düşük bütçeli ve özgür kamera hareketleri anlayışını temel alarak mütevazi ama aynı zamanda genel söylemleri içinde barındırıyor. Filip’in adım adım; kızının videosunu çeken sıradan bir baba, fabrikanın yıl dönümü gecesini kaydedin bir işçi ve sonunda televizyon için kısa film çeken bir yönetmene evrilmesine tanık olurken dönemin siyasi ve entelektüel gerçeklerine de tanık oluyoruz. Amatör özellikle Kieslowski’nin festivallerden ödül alarak adını duyurduğu film olarak dikkat çekiyor.

“Neden Amatör (Kamera Kurdu) olan Filip, filmin sonuna doğru çektiği filmi yok ediyor? Bunun anlamı nedir? Her zaman tek ve aynı şey… Yaptığını yok ediyor. Teslim olmuyor, çünkü en sonunda kamerayı kendine çeviriyor. Amatör bir sinemacı olarak bir tuzağa düştüğünü fark ediyor ve iyi niyetle yaptığı filmlerin başka insanlar tarafından, kötü niyetle kullanılabileceğini anlıyor.”

Gadajace glowy (1980)[Belgesel]

Gadajace glowy (Konuşan Kafalar) Kieslowski’nin sinema filmlerine ağırlık verdikten sonra çektiği birkaç belgeselden biridir. 16 dakikalık bu kısa belgeselde yönetmen en gencinden başlayarak yüzünü deviren yaşlıya kadar adım adım insanlara kim olduğunu neye önem verdiğini ve hayattan neler beklediğini soruyor.

Belgesel kısa süresine rağmen isabetli sorularıyla dönemin siyasi atmosferinin bireyler üzerindeki etkisini gün yüzüne çıkarken bir yandan da insanın varoluşunda gelen ve hayatının farklı evrelerinde ortaya çıkan insani durumları irdeliyor.

“Konuşan Kafalar’da insanı hazırlıksız yakalayıp sorgulayan TV’lere hiç benzemeyen bir tür deney gerçekleştirdik. Sene 1979’du ve yüz insanın portresinin ki bunlardan kırkı filmde yer aldı, ruhsal durumumuzun genel bir portresi olacağını düşünmüştüm… Bu insanlar tam olarak ne istediklerini bilmiyorlardı. Ve istediklerinin gerçek olabileceğine de inanmıyorlardı. Örneğin özgür, normal, demokratik bir toplumda yaşamak gibi. Sadece bir ayyaş ‘ben iyiyim’ dedi.”

Przypadek (1981)

Kieslowski’nin Leh halk içinde Komünist partinin ne derece nefret edilen bir şey olduğunun gözler önüne serdiği Przypadek (Kör Talih), özellikle üç farklı durum üzerine hayatı üç farklı şekilde şekillenen Witek’in hikayesini anlatıyor.

Przypadek, Kieslowski’nin filmografisinde özel bir yere sahip. Eser aslında tamamıyla politik bir film. Witek’in partiye karşı olması, pasifist bir duruş sergilemesi ve partiye üye olması durumlarında olanlar anlatılmasına karşı yönetmenin alt metinde esas irdelediği konu tamamen içsel bir kader kavramı. Ayrıca Kieslowski’nin belgeselci tarzını hala devam ettirdiğini bazı sahnelerden anlamak da mümkün. Fakat böylesine sert bir politik film yapmanın cezası da elbette kesilmiş. Film tamamlandıktan tam altı yıl sonra yayınlanabilmiş. Üstelik Kieslowski’nin sıra dışı kurgusu nedeniyle de çekimlerinde en çok zorlandığı film olmuş.

“Film çalışmaları çok iyi gitmiyordu. Hemen hemen filmin yüzde seksenini çekmiştim. Kurgusunu da yapmıştım, ki filmin yanlış yönde ilerlediğinin farkına vardım. Hem filmin çekiminin hem de üç muhtemel son fikrinin aktarılmasının aynı şekilde yetersiz olduğunu düşünüyordum. Çok mekanikti. Filme yerleştirilmişti ama bütünün organik bir parçası izlenimi vermiyordu. Bu yüzden çekimi iki üç ay kadar durdurdum. Daha sonra o güne kadar çektiğimiz planların hemen hemen yarısını tekrar çektim, geri kalan yüzde yirmilik bölümün çekimini de tamamladım. Önemli ölçüde bir düzelme vardı.”

 

Bez konca (1985)

Daha önce de belirttiğimiz gibi Bez Konca (Sonu yok), Kieslowski’nin filmografisinde bir kırılmayı temsil ediyor. Yönetmenin, politik atmosferi en sert ve çarpıcı haliyle yansıtırken bir yandan da daha sonraki filmlerinde kendini gösterecek olan spiritüel içe dönüklüğünde en belirgin başlangıç izlerini bulabileceğimiz bir eser Bez Konca. Ayrıca bir diğer önemli özelliği de Kieslowski’nin bu filmden sonra tüm kariyeri boyunca birlikte çalışacağı aslen bir avukat olan senarist Krzysztof Piesiewicz ve efsanevi besteci Zbigniew Preisner ile bu film vasıtasıyla tanışmış olması.

Andrzej Wajda’nın 1977 yapımı Mermer Adam filmiyle tanınan ünlü Leh oyuncu Jerzy Radziwilowicz’in ölmüş olan bir avukatın ruhunu canlandırdığı filmde, sisteme karşı pasifist biri olan çevirmen Urszula’nın ölmüş olan kocasının ardından kalan, bir işçi grevi davasıyla olan ilişkisi üzerinden hem eşine hem hayata karşı duruşu ve bakış açısındaki değişimler derinlikli alt metinle birlikte aktarılıyor. Özellikle efsane giriş ve final sahnesiyle birlikte Kieslowski artık bu sahnelerin önemini anlayarak sonraki tüm filmlerinde aynı deha örneğini gösterecektir.

“Mahkeme salonlarında, odalarda, koridorlarda duruşmalarla ilgili bir belgesel yapmak için bir buçuk ay geçirdim… O zamanlar sıkıyönetimin herkes adına bir yenilgi olduğunu, herkesin bir şeyler yitirdiğini, hepimizin başlarının eğildiğini düşünmüştüm, hala da aynı şeyi düşünüyorum… Daha sonraysa tüm bu yaşanılan gerçekleri anlatan bir film çekmeye karar verdim. Kısmen metafiziksel bir konu düşünmüştüm… Senaryoyu kaleme aldığımda, ortamı ve bütün olanları az da olsa bildiğim halde, arka odalarda neler geçtiğini, gerçek çelişkileri bilmediğimi fark ettim. Ufak tefek çelişkileri ve bu çelişkilerin mahkeme salonlarında yarattığı etkileri gözlemlemiş ancak işin özüne inememiştim. Bunun üzerine Piesiewicz’i görmeye gittim ve senaryoyu birlikte yazmayı önerdim.”

 

Krótki film o milosci (1988)

On filmden oluşan, TV için çektiği yaklaşık kırkar dakikalık Dekalog’lardan 6.Bölümün yoğun ilgi görmesi üzerine Kieslowski bu bölümü,  aynı mekan ve oyuncularla, daha iyi teknik alt yapıyla ve senaryosunu daha da geliştirerek yeniden çekti. 86 dakikalık bu uzun versiyon, ek sahnelerinin yanı sıra farklı final sahnesiyle de dikkat çekmektedir. Ayrıca Kieslowski’nin daha önceki filmlerinden farklı olarak artık siyasetten bilinçli olarak uzak durmaya başladığı, fazlasıyla varoluş meselelerine gömüldüğü ama arka planda hayatına devam eden sistemin soğukluğunu yansıtmaktan da geri durmadığı bir yapım.

Çaldığı teleskopla oturduğu Sovyet döneminin canlı tanığı toplu konutlardaki dairesinden karşıda yalnız başına yaşayan otuz yaşındaki  Magda’yı gizlice izleyen genç Tomek’in hikayesini anlatan Krótki film o milosci (Aşk Üzerine Kısa Bir Film), aşkı; cinselliğin, tutkuların ve gerçeğin dışında bir şekilde ele alması açısından oldukça sıra dışı bir film.

“Çekimlere başladığımızda Szapolowska (Magda karakterini canlandıran oyuncu) senaryoyla ilgili bazı sıkıntıları olduğunu söyledi. Günümüz insanının sinemaya gittiğinde bir masal görmek istediğini düşünüyormuş… Szapolowska’nın fikri hoşuma gitmişti. Bir kadındı ve bütün kadınlar gibi bizden daha güçlü sezgileri vardı. Piesiewicz’le oturup bana etkileyici gelen böyle bir masalımsı sonu Dekalog 6’nın sinema versiyonu için planladık. Bundan hoşlandım, çünkü bu bana, biraz da Jurek Stuhr’un kamerayı kendine çevirdiği Amatör’ün sonunu hatırlatmıştı. Bu hiçbir şeyin mümkün olmadığını bildiğimiz halde, her şeyin hala mümkün olduğunu anlatan bir sondu.”

 

Krótki film o zabijaniu (1988)

Tıpkı Dekalog 6 gibi ilgi gören bir diğer bölüm olan Dekalog 5’in, yeniden ele alınıp aynı oyuncu ve mekanlarda çekilen bu 84 dakikalık sinema versiyonu, Cannes Film Festivali’nde FIPRESCI ve Jüri Özel Ödülü almaya başararak Kieslowski’nin doğu bloğunun dışına çıkabilmesini sağlamıştı. Ayrıca Krótki film o zabijaniu (Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film), yönetmenin daha sonraki filmlerinde daha stilize bir şekilde kullanacağı ana renk filtreli çekimleri olabilecek en uç kullanımlarıyla da dikkat çekiyor.

Kieslowski’nin bir söyleşide belirttiği en beğendiği filmlerden biri olan Ken Loach’un Kerkenez filmindeki benzer, kaybedilmiş bir yaşamın uzlaşılmaz karakteristiğinde hayat bulmuş Jacek’in amaçsızca yollarda dolanmasını, sebebini bilmediğimiz bir şekilde bir taksi şoförünü öldürmesini ve finalde idam edilişini fazlasıyla sert realist bir yaklaşımla anlatıyor film. Kieslowski, didaktik bir şekilde taksi şoförünü kötüleyen bölümler üzerinden Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki gibi ölmeyi hak etme olgusunu işlerken bir yandan Jacek’in derinlerinde yatan hümanizmini de çok çarpıcı bir şekilde sunar.

“İnfaz sahnesi bir kerede çekileceği için zor bir sahneydi. Ben sahneyi yazdım, stüdyonun içinde hapishane dekorunu kurduk ve oyuncuları bulduk. Ne söylemeleri ve ne yapmaları gerektiğini öğrendiler. Kameraman ışıkları kurdu. Her şey hazırdı, ben de önce bir prova yapmak istedim. Prova sırasındaysa ben de dahil, herkesin dizlerinin titrediğini fark ettim. Dayanılmaz bir durumdu. Her şey bizim tarafımızdan kurulmuştu, yine de set ekibinin, kameramanın, benim ayaklarımız birbirine dolanıyor, dizlerimiz titriyordu. Herkesinki. Sabah saat on bir civarıydı. Çekimi durdurmak zorunda kaldım. Ertesi gün çektik. Sahte de olsa infaz dayanılması imkansız bir görüntü.”

 

La double vie de Véronique (1991)

Kieslowski’nin bir kısmını Polonya dışında çektiği ilk filmi olan La double vie de Véronique (Veronika’nın İkili Yaşamı), hem senaryo hem çekim tekniği hem de sinemaya olan yaklaşımı açısından yönetmenini filmografisindeki zirveyi temsil eden bir yapım. Tam Sovyetler Birliği’nin dağıldığı bir dönemde çekilmesinin de etkisiyle Kieslowski’nin siyasi öğeleri baskın fakat hikayeye hizmet eden bir şekilde kullanırken temelde tamamen mistik içsel bir konuya değinmiş ve bunu sıra dışı görseller eşliğinde yapmıştı.

Fransız aktris Irène Jacob’un ilk başrol deneyimi olması açısından aslında oldukça riskli bir oyuncu seçimi yapan Kieslowski, Jacob’un bu filmle Cannes’da “en iyi kadın oyuncu” ödülü almasıyla ne derece doğru bir seçim yaptığını kanıtlamıştı. Birbirinden tamamen habersiz fakat tarif edilemez bir şekilde birbirlerini hisseden Polonyalı Weronika ve Fransız Véronique’in sıra dışı hikayesini inanılmaz dokunaklı bir naiflikle ele alan yönetmen, çarpıcı sosyokültürel temelin yanında kadınlık üzerine getirdiği mistik söylemle de sinema tarihindeki oldukça farklı filmlerden birini imza atmıştı.

“Veronika’nın İkili Yaşamı’nda müziğe söz olarak Dante’nin dizelerini kullandık. Fikir benim değildi, Preisner’e aitti. Sözlerin konuyla hiç alakası yoktu. Eski İtalyanca’ydı ve herhalde İtalyanlar bile bu dili anlayamıyordur. Ancak, Preisner için yazdığı müziğin ne hakkında olduğunu, sözlerin anlamını bilmek önemliydi, zaten elinde de tercümeleri vardı. Sözcüklerin anlamı, metnin konusu, ona müziği yazması için ilham veriyordu. Müzik üzerine çok düşündük. Preisner için orkestralaştırmak en az melodi kadar önemli. Ayrıca eski İtalyanca da kulağa çok hoş geliyordu. Nihayetinde Fransa’da filmin müziğinin diski 50 bin kadar sattı.”

Trois couleurs: Mavi (1993)

Kieslowski’nin Fransa bayrağının üç renginden esinlenerek başladığı Üç Renk üçlemesinin ilk filmi olan Trois couleurs: Bleu (Üç Renk Mavi), tamamı Polonya dışında çektiği ilk filmi olmasının yanı sıra Venedik Film Festivali’nden tam yedi ödül birden almasıyla da dikkat çekiyor. Filmin, yönetmenin filmografisindeki özel bir konumda olmasını sağlayan deneysel tarzdaki kurgusu da filmin bir diğer önemli yanı.

Juliette Binoche’un canlandırdığı Julie karakterinin bir kaza sonrası eşi ve çocuğunu kaybetmesi üzerine geçmişle olan tüm bağları koparak kendisine yeni bir yol oluşturma çabasını anlatan film, aynı zamanda ismi olan maviyi görsel olarak da hikayeyle birlikte işliyor. Özgürlük temalı üçlemenin bu ilk filmi oldukça güçlü bir kadın imajı çizen Julie’nin geçmişin tüm o tutsaklaştıran yapısına rağmen özgürlüğe ulaşma çabasını Kieslowski’nin kendine has o mistisizmiyle anlatıyor.

 

“Mavi, Beyaz, Kırmızı: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik. Bu Piesiewicz’in fikriydi. Dekalog’u filme almayı denedikten sonra neden Özgürlük, Eşiktik, Kardeşlik’i de denemeyelim, neden Dekalog’daki emirlerin daha geniş bir anlamda değerlendirildiği bir film yapmayalım diye düşündüm… Mavi’de müzik çok önemli. Notalar hem perdede görünüyor, bu yüzden film, müzik hakkında, beste yapmak ve müzikle uğraşmak üzerine denebilir. Bazı insanlar için Julie, duyduğumuz müziğin yaratıcısı. Bir sahnede gazeteci Julie’ye sorar: “Kocanızın bestelerini siz mi yazıyordunuz?” Julie kadının yüzüne kapıyı çarpar. Bu da böyle bir ihtimal bulunduğu anlamına gelir.  Notaları kağıda geçiren de, “Birçok düzeltme yapılmış.” der… Film boyunca müzikten parçalar çalınır, sonunda müziğin bütününü duyarız, muhteşem ve vakur. Bu yüzden de Julie’nin bu müziğin yaratımında bir rolü olduğunu düşünmeye yönlendiriliriz.”

Trois couleurs: Beyaz (1994)

 

Fransa’da çekilen ufak bir kısmı dışında büyük bölümü Polonya’da çekilen, Kieslowski’nin yine hikayeye etki etmeden alt alta kendi yolunu bulan siyasi ögelerle süslediği üçlemenin bu ikinci filmi, yönetmenin her filmde belli belirsiz kendini gösterime mizahın zirve yaptığı bir yapım.

Büyük bir aşkla bağlı olduğu Dominique için Fransa’ya gelmiş olan Karol yatakta yetersiz olunca Dominique tarafından terk edilir. Buna rağmen ona geri dönemeye çalışan Karol kadının tehditleriyle karşı karşıya kalınca Polonya’ya dönmek zorunda kalır. Komünizm’in yıkılması sonrası kendi iç sancıları içinde yaşamaya çalışan Polonya’da Karol da kendi hayatını kurmaya çalışır ve beklenmedik bir şekilde şansı yaver gider. Sonunda yapılması gereken tek şey olarak eşitliği sağlamak kalır.

“Beyaz çok duyarlı biriyle ilgili bir film. Tabii duyarlı olması için Julie’den çok farklı sebepleri var ama film duyarlı bir adam hakkında… Başta Karol aşağılanmış ve yerin dibine batmıştır. Hem gerçekten hem mecazi anlamda bu durumdan kurtulmak ister…Bu yüzden de kendine ve onu yüz üstü bırakan kadına, düşündüğünden daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve yapıyor da. Bu da onu daha fazla eşit kılıyor. Bunun dışında, daha fazla eşit olmaya çalışırken, karısına hazırladığı tuzağın kendi düşüyor, çünkü onu sevdiğini anlıyor. Artık onu sevmediğini sanıyordu. Sadece onunla ödeşmek istiyordu. Ancak öç alma duygusuyla birlikte aşk da geri geliyor. Adam için de, kadın için de.”

 

Trois couleurs: Kırmızı (1994)

 

Üçlemenin ve aynı zamanda 1996’da hayatını kaybeden Kieslowski’nin son eseri olan Trois couleurs: Rouge (Üç Renk Kırmızı), sadeliği ve oldukça farklı bir boyutta işlenen mistisizmiyle yönetmenin en naif filmlerinden biri. Daha önce La double vie de Véronique filminde de başrolü üstelene Irène Jacob’un yine başrolde olduğu filmde ona, birbirinden değerli filmlerdeki performansıyla sinema tarihinde önemli bir yeri olan ayrıca 2012’da Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan Michael Haneke’nin Amour filminde de başrolü üstlenen usta oyuncu Jean-Louis Trintignant eşlik ediyor.

Modellik yapan Valentine’in yolda dalgınlık sonucu çarptığı köpeği sahibi olan emekli bir yargıca götürmesi sonrasında gelişen olayları anlatan film, Valentine’in sadece telefonla konuşabildiği sevgilisi, hiç tanımadığı ve gizlice tüm mahallenin telefon dinleyen emekli yargıçla olan tuhaf ilişkisi üzerinden iletişimsizlik temasını işliyor. Ama finale doğru Valentine’in bu hiç tanımadığı adamla kurduğu samimi bağ üzerinden tam da serinin oluşum aşamasında planlandığı gibi kardeşlik olgusu öne çıkıyor.

“Kırmızı’nın teması bir şart kipini andırıyor, yargıç kırk yıl sonra doğmuş olsaydı ne olurdu? Belki arada biraz fark olsa da, Auguste’un başından geçen her şey yargıcın da başından geçmişti. Filmin bir yerinde yargıç, beyaz bir aynada nişanlısının iki yana ayrılmış bacaklarını ve arasında da bir erkeğin yansımasını gördüğünü anlatır. Auguste beyaz ayna görmez. Bunu farklı olarak görür ama durum aynıdır… Auguste gerçekten yaşamakta mıdır? Yargıcın hayatının aynısını mı yaşamaktadır? Belli bir süre sonra birinin hayatını tekrarlamak mümkün müdür? Filmin sorduğu asıl soru şu: Yukarılarda bir yerlerde yapılmış bir hatayı düzeltmeye imkan var mıdır? Birisi bir diğerini yanlış zamanda doğurmuştur. Valentine dünyaya kırk yıl önce gelmeliydi ya da yargıç kırk yıl sonra. O zaman çok hoş bir çift olurlardı. Bu iki insan birlikte çok mutlu olabilirdi.”

Üç Renk üçlemesi üzerine son bir not

Bu üçlemede her film kendi hikayesi ve oyuncularına sahipti yine de filmler arasında belli belirsiz bazı organik bağlar bulunuyordu. Örneğin üç filmde de geri dönüşüm kutusuna elindeki şişeyi atmaya çalışan bir yaşlı kadın özellikle gösteriliyordu. Ayrıca yine ortak olarak her filmde aslında Preisner’in alteregosu olan Van Dem Budanmayer ismi geçiyordu. Bunların dışındaysa Beyaz filminin başındaki mahkeme sahnesinde arka planda Mavi’deki Julie gözüküyordu. Ve son film olan kırmızının finalinde, yaşana feribot faciasından sadece yedi kişi kurtulnuştu. Bunlar ikişer kişi olmak üzere üçlemedeki başrollerdi. Fakat fark edileceği üzere altı kişiye ek olarak kurtulan biri daha vardır. Steven Killian adındaki bu kişi, birçok kişiye göre Krzysztof Kieslowski’nin ta kendisidir.

DEKALOGLAR…

Kieslowski 1988’de Piesiewciz’in önerisi üzerine, Musevilik inancının temeli olan ve Tevrat’ta geçen on emri filme almaya karar verir. Uzun uğraşlar sonunda televizyon yapımcılarını ikna etmeyi başarır ve ortalama kırkar dakikadan oluşan tam on tane film ortaya çıkar. Bunlardan ikisi, daha sonra yeniden ele alınıp ek sahnelerle uzun metraj olacak şekilde çekilir.

Dekaloglar, Kieslowski’nin daha sonra Üç Renk üçlemesinde de kullanacağı bölümler arasında ince organik detayların ilk kullanıldığı projedir. Her filmde aynı oyuncunun canlandırdığı ve filmin ufak bir yerinde ortaya çıkarak esas karakteri gözleyen bir adam vardır. Ayrıca her filmdeki karakterler diğer filmlerdekilerle aynı apartman bloklarında yaşamaktadır. Bu sebeple filmlerin ufak bir yerinde diğer filmlerdeki karakterleri görmek mümkündür.

Dekalog’daki bir diğer önemli farklılıksa on emirdeki konuların birer atlayarak işlenmiş olması. Yani ilk film ikinci, ikinci filmse üçüncü emirle ilgili. Bu böyle devam ediyor ve sonunda onuncu filmde ilk emir işleniyor.

“Bir tek film mi olmalıydı, bir çok mu? Yoksa on tane mi? Belki de her biri bir emre dayanan on ayrı film dizisi? Bu görüş, on önerme fikrine en yakını gibi görünüyordu, birer saatlik on film. Bu aşamada önemli olan senaryoları yazmaktı, o sıralar filmi yönetmeyi düşünmüyordum. Bunun sebebi uzun bir süredir Tor Yapımevi’nin sanatsal yönetmeni olan Krzysztof Zanussi’nin yardımcılığını yapmamdı. Zanussi daha çok yurt dışında çalışıyordu, bu yüzden sadece genel kararları o veriyordu, günlük idareyse bana kalıyordu. Yapımevinin görevlerinden biri de genç yönetmenlerin ilk filmlerini yapmalarına yardımcı olmaktı. Kabuğunu kırması gereken birçok yönetmen tanıyordum ve onlar için para bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum. Uzun süre televizyon, böyle başlangıçlar için bir yuva olmuştu. TV filmleri daha kısa ve daha ucuzdu, bu da riski azaltıyordu. Ne var ki artık tek filmlerle ilgilenmiyor, dizi istiyor, eğer zorlanırlarsa üçleme dörtleme türü şeyler istiyorlardı. Ben de on senaryoyu yazıp bunları Dekalog olarak önerirsem on genç yönetmenin ilk filmlerini yapabileceğini düşündüm. Bir süre için bu fikir senaryoyu teşvik edici unsur oldu. Çok daha sonraları, senaryoların ilk versiyonları hazır olduğunda gayet bencilce fark ettim ki ben bu senaryoları başkalarına vermek istemiyordum… Böylece onunu da benim yöneteceğim belli oldu.”

 

Dekalog, jeden (Bölüm 1)

“Kendin için oyma put ve suret yapmayacaksın”

 

Bir üniversitede öğretim görevlisi olan Krzysztof, oğlu Pawel ile yalnız yaşamaktadır. Pawel her çocuk gibi zamanı geldiğinde tanrının ne olduğunu merak eder ama saf bir bilimselliğe inan babası için tanrı yoktur. Bilim ona aradığı tüm cevapları verecektir. Evlerindeki bilgisayarda belirlenmiş formüllerle işlem yaparak istedikleri sonuca her defasında doğru bir şekilde ulaşmalarına buna iyi birer örnektir. Ama akrabaları Irena, Krzysztof’un aksine küçük Pawel’e tanrının var olduğunu anlatır. Kieslowski filmi öylesine kaotik bir finalle bitirir ki ne bilimselliğin iddia ettiği gerçeği sunduğuna ne de tanrının varlığına ikna oluruz. Pawel yakınlarındaki gölette kayak yapmak için babasında izin almaya gelir. Babası da hava tahminlerini inceleyip buzun kalınlığını kesin bir şekilde hesaplar ve ona izin verir fakat beklenmedik bir şekilde buz kırılır ve küçük Pawel hayatını kaybeder…

 

Dekalog, dwa (Bölüm 2)

“Tanrının ismini boş yere ağzına almayacaksın”

 

Kocası çok ağır hasta olan Dorota beklenmedik bir şekilde başka bir erkekten hamile kalmıştır. Fakat içinde bulunduğu durumdan dolayı çocuğu doğurup doğurmama konusunda kararsız kalır. Eğer kocası yaşayacaksa çocuğu aldıracaktır. Bu yüzden aynı zamanda oturduğu apartmanda komşusu olan kocasının doktorundan kocasının durumuyla ilgili kesin bilgi almak ister. Fakat doktor olaya sıradan bir durum gibi yaklaşır ve kesin hiçbir şey söyleyemeyeceğini belirtir. Bunun üzerine Dorota içinde bulunduğu çıkmazı tüm ayrıntıları doktora anlatır ve ondan kesin bir cevap ister. Sonunda doktor kocası için yaşama şansının olmadığını söyler hatta kadını ikna edebilmek için tanrı adına yemin eder. Nihayetinde Dorota çocuğu aldırmaktan vazgeçmiş olur. Fakat finalde beklenmedik bir sahneyle karşılaşırız. Dorota kocası iyileşmiş ve doktorla konuşmaya gelmiştir. Yalandan yapılan bir yemin zaten kurtulmuş olan kocasıyla birlikte çocuğunda kurtulmasını sağlamıştır…

 

Dekalog, trzy (Bölüm 3)

“Altı gün çalışacak, bir gün ailenle birlikte dinleneceksin”

 

Bir Noel gecesi Ewa ansızın eski sevgilisi Janusz’un evine gelir. Birlikte olduğu adamdan uzun süredir haber alamamıştır ve çok tedirgindir. Her ne kadar başta karşı çıksa da Janusz Ewa’nın çaresizliğine boyun eğip ona yardım etmeye karar verir ve Noel gecesinde bomboş sokaklar, hastanelerde, karakollarda, garlarda adamı ararlar. Janusz’un ailesiyle geçirmeyi planladığı tüm gece sokaklarda boş yere dolanarak heba olur. Sonundaysa Ewa gerçeği açıklar. Aslında aradıkları kişi zaten hiç olmamıştır. Ewa içinde bulunduğu derin yalnızlık sebebiyle Noel tek başına geçirmek istememiştir. Elbette bu Janusz’u çılgına çevirir ona inanıp tüm gece yollarda dolandığına pişman olur. Ama Ewa onun bu pişmanlığını hafifletecek gerçeği, günün ilk ışıklarında, konuştukları yerde yavaşa yere bırakır. Eğer Janusz gelmeyi kabul etmemiş olsaydı hapları içip intihar edecekti…

 

Dekalog, cztery (Bölüm 4)

“Babana ve annene hürmet edeceksin”

 

Tiyatro okulunda okuyan Anka babası Michal ile yalnız yaşamaktadır. Birbirlerine olan bağları normal bir baba kızınkinden çok daha kuvvetlidir. Michal’ın iş seyahati için masasının üzerinde duran belgelerin arasında bir mektup bulan Anka’nın bu mektubu okumasıyla hayatı alt üst olur. Çünkü öğrenir ki Michal gerçek babası değildir. Bu en başında beri hissettiği fakat görmezden geldiği bazı duyguları da anlamasını sağlar. İlk başta bu sarsıcı gerçek karşısında onu terk edip kaçmayı düşünür, Fakat sonunda onu gerçekten sevdiğinin farkına varır. Aynı iç içe geçmiş karışık duyguları Michal’de hissetmektedir. O güne adar saklı kalan bu gerçekle yüzleşmek her ikisine de oldukça ağır gelir ve büyük bir boşluğa düşerler. Sonundaysa hissettikleri duygular baskın gelir ve geçmişi tümden görmezden gelmeye karar verirler. Her şeyi anlatan o mektubu birlikte yakarlar…

 

Dekalog, piec (Bölüm 5)

“Öldürmeyeceksin”

Bu bölüm daha sonra uzatılmış olarak yeniden Krótki film o zabijaniu adıyla çekildi. Ayrıntılı yazı için o filme bakabilirsiniz.

 

Dekalog, szesc (Bölüm 6)

“Zina etmeyeceksin”

Bu bölüm de yine uzatılmış olarak Krótki film o milosci adıyla yeniden çekildi. Ayrıntılı yazı için o filme bakabilirsiniz.

Ayrıca önemli bir nokta, bu bölüm uzatılmış versiyonunda farklı olarak Tomek’in postanede bir daha Magda’ya gözlemlemeyeceğini söylemesiyle son buluyor.

 

Dekalog, siedem (Bölüm 7)

“Çalmayacaksın”

 

Gizli bir ilişkiden olan kızı Ania’yı toplum tarafından dışlanmamak için annesinin kızı olarak tanıtan Ewa annesinin Ania’yı ondan daha çok sahiplenmesinden korkmaya başlamıştır. Bir de buna Ania’nın geçirdiği histeri nöbetleri eklenince annesi Ewa’nın kızıyla olan bağını iyice koparır. Onun Ania’ya bakamadığını ve onu kötü etkilediğini düşünmektedir. Annesi kızını öyle bir şekilde yetiştirmektedir ki Ania Ewa’ya anne demez. Bu duruma daha fazla dayanamayan Ewa kızını gizlice alarak evden kaçar. Önce bir dostunun evine gider. Oradan da uzaklara gitmeyi planlamaktadır. Dostuna uzun uzun Ania’nın gerçek annesi olduğu gerçeğin anlatır. Bu yaptığı şeyin çalmak olmadığını söyler. Sonuçta o onun kızıdır. Fakat işler planladığı gibi gitmez ve tren garın annesi onları bulur. Tam bu sırada Ewa beklenmedik bir şey yapar ve Ania’yı annesinin kucağında bırakarak trene atlayıp bilinmezliğe doğru gider…

 

Dekalog, osiem (Bölüm 8)

“Yalan şahitlik yapmayacaksın”

 

Elzbieta, bir üniversitede öğretim görevlisi olan yaşlı Zofia’yı görmek için Amerika’dan Varşova’ya gelir. Amacı geçmişiyle yüzleşmek olan Elzbieta, her şeyi unutmuş gibi davranan fakat çarpıcı gerçeğin farkında olan Zofia’ya hikayesini anlatır. İkinci dünya savaşı yıllarında Nazi’lerin hüküm sürdüğü Polonya’da tüm Yahudiler tek tek yakalanıp toplama kamplarına gönderilmektedir. Böyle bir ortada Zofia’nın karşına küçük bir Yahudi kız çıkarılır. Eğer onun bir Hristiyan olduğu yönünde şahitlik yapıp yemin ederse kızı kurtarabileceklerini söylerler. Fakat Zofia bir çok neden ötürü bunu yapamaz ve tüm hayatı boyunca bunun vicdan azabıyla yaşar. Nihayetinde aradan geçen kırk yılın ardından Hristiyan olduğu yönünde şahitlik yapmadığı o küçük kız koyu bir Katolik olarak karşısındaydı. Hayattaydı. Arık kimsenin konuşmak istemediği o karanlık günlerin ardından zamanında inanılan tüm düşüncelere rağmen hayat kendi akış yolunu bulmuştu…

 

Dekalog, dziewiec (Bölüm 9)

“Komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin”

 

Doktor Roman uzun bir iş seyahatinden çok yorgun ve bitkin bir şekilde dönmüştür. O gece eşi Hanka’ya ilk kez hastalığında söz eder. Bir daha yaakta birlikte olamayacaklardır. Bu yüzden Hanka’nın onu terk edip başkasıyla birlikte olmasını anlayışla karşılayacağını söyler fakat kadın ona sert bir şekilde karşı çıkarak onu gönülden sevdiğini söyler. Ama günler geçtikçe Hanka başka biriyle bir ilişki kurmaya başlar ve sonunda onunla birlikte olur. Üstelik hastalığından sonra bir tür paranoya halinde sürekli eşinin onu aldattığını düşünen Roman bu olaya şahit olur. Bunun uzun bir süre belli etmemeye çalışır. Üstelik eşi de yaptığı hatanın farkına vararak adamdan ayrılmaya karar verir. Fakat sonunda Hanka adamdan ayrılırken onun gizlice gözetleyen Roman’ı görür. Bu her ne kadar büyük bir kavganın başlangıcı da olsa aralarındaki tüm bozukluğu giderir. Fakat Roman’ın paranoyası devam eder ve sonunda aslında gerçekte olmayan bir durum üzerine intihara kalkışır fakat başaramaz. Hastanede her yeri alçıya alınmış bir vaziyette Hanka’yla birlikte öylece ağlarlar…

 

Dekalog, dziesiec (Bölüm 10)

“Kendine başka ilahlar yaratmayacaksın”

 

Jery ve Arthur adlı maddi zorluklara rağmen hayatta kalmaya çalışan iki kardeş uzun süredir görmedikleri babalarından geriye onları inanılmaz derecede zengin edecek bir pul koleksiyonu kaldığını öğrenirler. Tüm bu servet değerindeki koleksiyona rağmen babalarını hayatını kaybettiği daireyse tamamen sefalet içindedir. İlk olarak hemen pulları satıp parayı almak isterler. Bu amaçla bir koleksiyoncuya giderler. Koleksiyouncu onlara koleksiyona dağıtmak yerine eksik olan bir kal parçayı da eklerlerse çok daha büyük bir servete kavuşacaklarını söyler. Bu durum bu iki kardeşim koleksiyondaki pullara karşı oldukça ilahlaştırcı bir ilişki kurmalarına neden olur. Sonunda tıpkı babaları gibi sefalet içinde yaşamalarına rağmen koleksiyona gözleri gibi bakmaya başlarlar. Fakat beklenmedik bir şey olur ve tüm koleksiyon çalınır. Pullarla kurdukları bağ yüzünden gözleri kör olmuş bu iki kardeş gizlice polise bir birlerini ihbar ederler. Fakat sonunda büyük bir oyuna geldiklerini anlarlar. Ama bu olaydan sonra ikisi de eski hayatlarına dönemezler. O son gece ikisi de pul koleksiyonlarının ilk parçasını satın almış olarak babalarının evinde buluşurlar…

Kaynak:Kerem Duymuş/filmloverss.com

468 ad