Ağu 4, 2019

Posted by in Edebiyat | 0 Comments

KARABASAN

KARABASAN

KARABASAN

Sabahın beşine bilet aldım, erkenden gidip, hesaplaşıp evime dönecektim. Kendi yatağımda huzurlu bir şekilde uyuyacaktım. İşler pek de hesapladığım gibi olmadı. Söyleyeceklerim ayağıma dolanıp durdu. Daha ilk cevabında tüm sorularımı boğazıma dizmeyi başardı.

Otobüsün en arka sıralarında yer vardı. Sürekli bir gülüşle gözlerini üzerime dikmiş yılışık muavinin, yanıma erkek bir yolcu oturtmaktan başka çaresinin olmadığını söylemesi üzerine, tipine çok da dikkat etmediğim bir amca oturdu yanıma. Amca koridora doğru çekti kendini, bense iyice cam kenarına yapıştım.

“Neden bunca zaman yalnız bıraktın ki beni?”

Kafamdan geçen en son cümle buydu. Otobüsün sarsıntılı camına dayalı uyurken rahattım. Yolculuğa çıkmış olmanın gücünü hissediyordum içimde. Durduğumuzu anladığım anda kafamı sağa çevirdim. Omzumda gün ışığı vurmuş bir kel. O an uyandı amca da, kırk kere özür diledi. Güldüm. Ama öyle yarım yamalak değil, içtenlikle güldüm. Bir daha da uyumadık ikimiz de. Zaten dört beş saatlik yoldu. Senelerdir cesaret edemediğim, ertelediğim, aklımdan silmeye çalıştığım yol, meğer çok da uzun değilmiş. Amcayla vedalaştım, bana bakıp sıcacık gülüşüyle “Hakkını helal et kızım.” dediğinde gülümsedim. Bir omuzluk hakkım vardı. Diğerinde olanca yükümle indim otobüsten.

Çocukluğumun kaldırımlarına ürkekçe bastım. Hiç incitmedim, bir pembe çizgileri takip ettim, bir beyazları.

“Sen beyazlardan yürü, ben pembelerden olur mu babacığım?”

İyi ki ev yakındı terminale, yoksa içime üşüşen anılardan adım atacak halim kalmayacaktı.

Karşıdan karşıya geçmeden önce, kafamı kaldırıp bizim balkona baktım. Biz diye düşündüklerimin yüzleri geçerken aklımdan, helal ettiğim omzum da çöktü. Hemen sonra gördüm balkonda asılı çamaşırları. Savaşı kazanmış edayla askılara asılmış, kırmızı ve siyah dantelli iki çamaşır, bayrak gibi sallanıyorlardı. İçimden geçirdiğim küfür dudaklarımdan tıslayarak çıktı. Öfkemi dindirmeden geçtim karşıya. Apartmanın kapısı hiç kapalı olmazdı zaten, bugün de öyle değildi. İyi ki değildi. Çocukluk adımlarıma, ikişer üçer çıkma çabalarımı hatırlayışıma aldırmadan eze eze çıktım merdivenleri.

“Geldim.”

….” tam gözlerinin içine baktım.

“Ama sen…” deyip ileri doğru bir adım attı. Onca seneyi kapatacak küçücük bir adım.

“…” adımını attığı anda geri çekildim. Ben buraya geçmişimi adımlamaya gelmiştim, aramızdaki uçurumu yok saymaya değil.

Gelsene içeri.” dedi, açıldıkça gıcırdayan kapı gibi çıktı sesi.

Kapılar, yerdeki parkeler ve fayanslar aynı kalmıştı ama geri kalan her şeyi değiştirmişti. Duvarları, eşyaları bizden kurtarmıştı. Daha ilk adımda hayal kırıklığına uğrayarak yürüdüm peşi sıra. Mutfağı da yenilediğine göre iyi kazanıyordu. Nasıl kazanmasın ki hâlâ çok genç ve çok güzel. Ben tüm bunları düşünürken kahve makinesini çalıştırdı. Nasıl istediğimi bile sormadı. Hiçbir zaman ne istediğimi sormamıştı zaten.

Kahvelerle beraber masaya yaklaşırken ikimiz de gözlerimizi kaçırdık. Nihayet karşıma geçtiğinde hafifçe gülümsedi.

Nasılsın? Çok güzelleşmişsin.” gözleri tüm vücudumda geziyordu.

Teşekkür ederim, iyiyim.” iş başvurusu yapar ses tonumu kullanıyordum.

Karnın aç mı? Buzlukta köfte var, sen çok seversin.” derken nasıl güzel baktı –anne- gibi.

Hayır, aç değilim. Köfteyi eskisi kadar sevmiyorum.”

Yalan söyledim ona. Hala çok seviyorum, en çok da onun yaptıklarını.

Neden anne?” bu defa bakamadım gözlerine.

Senin için kızım, hepsi senin için.

Bundan sonra ne sorsam aynı cevabı duyacaktım, biliyordum. Onu da kendimi de azat etmeye karar verdim. Odama yürüdüm.

Senin odana hiç dokunmadım.”

Kapıyı açar açmaz tüm sesler yüzüme çarptı. Koridorun başından beni izlediğini biliyordum ama kıpırdayamıyordum. Tüm çocuk hıçkırıklarım, gözyaşlarıma karışmış sümüklerim, kulaklarımı dolduran korkularım paçalarımdan tutmuş, hareket etmemi engelliyordu.

Geri dönüp, acıktığımı söyledim, o da gülümsedi. Odama geçemeyecektim. Her şeyin aynı kaldığı bir mahzendi. Duvarların solgun pembesi, çoktan yaşlanmış çizgi film kahramanlarının olduğu renkli perdeler, uyurken duvara değmeyeyim diye yan yana dizilmiş çiçekli kırlentler, yatağın başındaki topuza bağladığım buketlere sarılan tül, ayak ucuna dizdiğim oyuncak bebekler, annemin başkasını sermesine izin vermediğim yıkanmaktan daha o zamanlar yıpranmış nevresimler, kafama bastırdığım tuzumu tutan yastık, anlamsız desenlerini ezberlediğim halı, babamın özenle yaptırdığı ve benim nerdeyse hiç kullanmadığım çalışma masası, biri büyük biri küçük iki oyuncak sepeti, çocukluğumu hapsetmişti.

Gün boyunca gizli anlaşmamıza uyup sessiz tebessümlerimizle onarmaya çalıştık kırıklarımızı. Kolay değildi affetmek. Aklımdan ve yüreğimden hiç geçirmemiştim. Bugün bu evde “benim için” gecelerce inleyen kadının yerine geçiyordum. Ben çok sevdiğim biri için bedenimin kaç parçasını feda ederdim acaba?

Geceyi bu evde geçirmemi istediğinde tereddüt etmeden kabul ettim. Üstelik tüm gün telefonu da çalmadı. Acaba artık diye düşünürken, aklıma balkondaki çamaşırlar ve baştan sona yenilenmiş bu ev geldi. Kalmam için de gitmem için de bir sebebim yoktu. Kaldım.

Uykuya dalmadan önce babamı düşündüm. Ben uyuyana kadar anlattığı masalları, saçlarımda gezen ellerini hatırladım. Uzun zamandan sonra bu kadar net hatırladım.  Babamın bir hiç olduğu zamanları hatırladım. Annemin beni uyuturken masallar anlatmadığını, sigaraya başladığını, sürekli iş değiştirdiğini, komşu teyzelerin evinde bana sonsuz gelen saatlerce onu beklediğimi hatırladım. Sonra en sevdiğim komşu teyzelerin beni artık evlerine almadığını, anneme düşman bakışlarını, beni uykumdan uyandıran sesleri hatırladım. Annemin korkuyla bağırdığı, ağladığı bir gecenin sabahında beni yatılı okula gönderdiğini hatırladım.

Tüm anılarımı düzene koymaya kararlıydım ki uyuyakaldım.

DİDEM KAZAN SOL

Kaynak: edebiyatburada.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir