Eyl 23, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

HAR

HAR

HAR/Murat Uyurkulak

HAR: Sıcak, kızgın, yakıcı. Aşısız ağacın meyvesi. Bakımsızlıktan anormal gelişmiş bağ, bahçe. Küf. İnsan, hayvan ya da bitkilerde görülen salgın hastalık. Gül yapraklarının üzerinde bulunan beyaz böcek. Kötü (kimse). Atın biniciyi sarsmadan yürüyüşü, rahvan. Atın bir ve iki vuruşlu yürüyüşü. Pişmiş yumurtanın sarısı. Defne. Dantel. At yetiştirilen çiftlik, hara.
Bir sürü anlam içinde yolunu bulmak zor bazen. Seçimler işte bu noktalar önem kazanır. Kasıt denilen ikircikli bir hal alır da edebiyatın bir kısmı buradan beslenir. (Kinaye: Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına kinaye denir.) Beslenmek herkes ve her kurum için gereklidir. Beslenmezsen,büyüyemez ve sağlıklı olamazsın. Kurumların gıda kaynakları ise insana hem benzer hem benzemez. İnsanlar etle,bitkiyle,diğerlerinin bedenleri ile beslenir. Kurumların beslenme şeklide üç aşağı beş yukarı aynı olsa da,daha büyük oldukları için biraz daha fazlasına ihtiyaç duyarlar. Emek, kan, öfke, düşman, maneviyat da eklenir menüye elbette. Yaratılan düş,içimizdeki har’ı ateşler onun için verilen emek,gözyaşı ve kan ateşi besler. Har bir defne de olur,bir hastalık da,bir haşere de eninde sonunda. Elbette har’ı bazen söndürmek gerekir; nefesle, terle, emekle. Har’ı yok etmeyi de çok istemez kurumlar. Savaş çıkar bazen,çünkü bir saldırı olur ve Har olmalıdır ki savaşsın insanlar,büyüsün,ayakta kalsın kurumlar. Oysa savaş bir yıkımdır eni kökü etle,kanla,gözyaşı ve emekle beslenen ve kazananı olmayan.

“Hiçbir savaşa inanma, silahların fiyat etiketi var.
Mağlup, iflas etmiş esnaftır, gülerek şarkı söyler.
Galip, becerikli esnaftır, gülerek şarkı söyler.
Kol kola dans ederler mezarların karşısında.

Asıl gücü elinde bulunduran kurumlar için kişinin yoktur önemi. Bir sayıdır onlar musalla taşında yatan. Önünde el pençe divan bir kez durulur; resminin altında adı olmasa kimsenin bilmediği. Oysa har düştüğü yeri yakmıştır,biriciktir ve artık yoktur. Ölüm ise ölenin değil kalanın baş etmesi gereken bir gerçektir. Yokluğun sebep oldukları yanında varken,yaptıklarının da hesabı kalandan sorulur. İyi niyet ise hiçbir şeyin çözümü değildir. Seçilmiş olmak ise belki bazen ayrıcalık bazen de zulümdür ötekinin gözünde. Seçilmiş ölüm ise bazen saygın bazen de rezilcedir. Oysa ölüm bir bedenin yok olmasıdından fazlası değidir,olamaz. Eylem aynı eylemdir de,görelilik kucağındaki dünya,farklı algılar aynı eylemi.
Bulunduğun toprakların kaderi elbette senin de kaderinin bir parçası olur. Kurumların arzu,istek,emel ve beslenme şekillerini “ben”imser ve “biz” olursun. Maneviyat, düşünce, duygu, ortak oluverir. Bir de buna “ben”den önceki “biz”in yapıcı yıpratıcı gücü de eklendin mi,ortaya hiç tanımadığın “sen” çıkar. Dilinde benzer,dininde benzer artık. Dilini kullanma şeklinde aynıdır,ibadet şeklinde…

Bu toprakların güncel racon kesen bıçkın dilini seçip yazmış yazar bu harlar içinde yanan romanın. Bir ailenin dramı olmuş çıkış noktası ve yaşanan savaşın,acının,korkunun,vazgeçmenin,gıybet ve korkunun dümdüz edebi yanı az olan gerçeğine dönüşmüş. Gerçek yanına,gerçeküstü öğeleri de katık edip bir Metin Kaçan romanı çıkmış ortaya. Yeraltı edebiyatı denmesi mümkün bir kurgu olduğu gibi,yalın ve çatallı dili ile de benzemiş yeraltı edebiyatına. Uzun uzun düşündürmek yerine,durum komedisi yaratmış yalın bir dille. Turgut Uyar’ın bir sözü ile bitirmiş yazar. Bende sevdim bu sözü:

“güllerin bedeninden dikenleri teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar.”

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir