Mar 22, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

GÖLGESİZLER

GÖLGESİZLER

GÖLGESİZLER/Hasan Ali Toptaş

Kayıpların gölgesi de mi kaybolur? Yoksa silmek istediğimiz kişilerin,gölgesiyle birlikte yok olmasını mı istiyoruz? Gerçeklik dediğimiz,anıların ortasında kalan ne varsa o mu? Yoksa çevremizde olup bitenleri mi gerçek olarak algılıyoruz? Biz bunun neresindeyiz? Kaç tane ben var içimizde,bu paralel gerçekliği yaşayan? Kaç kişi diğeri ya da öteki,kaç kişi bizim içimizde?
“Oysa berber, buna karşı çıkarcasına bir sigara yakmıştı az önce; derin bir nefes çekerek bir süre çevresine bakmış, sonra da kendi kendine, bir oturuş biçiminin içinde aynı anda kaç kişi oturur, diye sormuştu. O saatte aklına böyle bir soruya takmasını saçma bulmuştu gerçi, genede aynı duruşun içinde duran binlerce insanı düşünmekten kendini alamıyordu. Ona göre binlerce kişi, ayrı ayrı yerlerde birbirinden habersiz binlerce duruşu tekrarlıyordu böyle, binlerce duruşu bedenlerini köprü kılarak geleceğe taşıyordu. Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.”

Aynı anda yaşanan tüm olayların örgüsü içinde, zaman kavramını yitiriyoruz. Her anın içine sığıyor geçmiş, gelecek ve şu an. Bir sürü biz var ve herbiri farklı algılıyor içinde bulunduğumuz bu anı. Herkesin içindeki binlerce ben de farklı algılıyor ve yaşıyor şu anı. Ve herkesin içindeki benler arasındaki boşluk birbirine hiç benzemiyor:

“Ola ki köylüler büyük bit titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sessizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu. Cennet’in oğlu da mektuplarla besliyordu işte; hiç kimse dediği yokunu sözcük sözcük büyütüyordu gizlice, çiçek desenleriyle kokulandırıp kuş resimleriyle dillendiriyordu. Kaşlar yaratıyordu harflerden, dudaklar, gözler, saçlar… Anasına sezdirmeden yürüyüşler de yaratıyordu belki harflerle, adı sanı bilinmeyen bir yok, Cennet’in evinde odadan odaya geziyordu böylece, merdiven basamaklarını tırmanıyordu harflerden bir tırmanışla, sofraya oturuyor, Cennet’le birlikte çorba pişiriyor, tuzuna bakıyır, su içiyor ve Cennet’e baka baka giderek Cennet’in kendisi ya da düşleri oluyordu. Hiç kuşkusuz bu durumda Cennet, düş diye bir başkasının gerçeğini yaşıyordu; bir yokun yaşamını…”

Boşluğun, yokluğun ve kimsesizliğin coğrafyası burası. Bir sürü şeyi başka bir şeyle ikame etmeyi öğrenen bir halk bizimki. Kıraç olması yanında unutulmuş topraklar aynı zamanda… Söylentisi gelip,kimsenin gelmediği selamsız bandosu diyarı… El sallama mesafede duruyoruz güce yada gücü elinde tutan ele. Unutulmak ise,başka bir gölgenin eksiği,birçok gölgenin en büyüğünün eksiği… Birbirimizim hayatından eksilen her gölge de bizden giden anılar,şu anlar gelecek anlarg,eçmiş anlar. Bir sürü hayatı yaşıyoruz aslında,kaçını öteki haline getirdiğimiz ise şartlara bağlı.


İzole bir köyde yaşananları veya yaşanma ihtimali olanları, gerçeküstü bir bakış açısı ile,empati yaparak gözlemsel bir dille anlatıyor yazar. Muhteşem bir dille yazmış,zor bir dil değil seçtiği ama derin bir anlatım… Eşyalara ve çevreye olan bağımızına ince bir dokunuşla yaklaşıyor zira eşyanın ve eşya ile olan o ince bağın yapısını bozmama kaygısı ile seçmiş kelimeleri. Yanımızda taşıdığımız yokluğu,boşluğu kelimelerle doldurmak yerine etrafını çevirmiş yazar; burada boşluk var kabilinden. Ötekileştiğimizin,aslında kendimiz olduğunu gerçekliğinde öyle abartılı bir yanı olmadığını,anılarınsa şimdi şu anda olduğunu hatırlatıyor yazar.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir