GÖKDELEN

GÖKDELEN /J.G.Ballard

Freud ve ötesi…
“Saldırganlık insanın doğasında, yapısında olan bir şey midir, yoksa yaradılışında olmayıp öğrenilmiş ya da sonradan içinde bulunulan çevrenin etkisiyle ortaya çıkan bir şey midir? Şu anki bilgilerimize göre en uygun cevap, ‘her ikisi de’ olacaktır. Birinci sorunun cevabı, saldırganlığın biyolojik yönüne işaret ederken ikinci sorunun cevabı sosyal etkenleri öne çıkarmaktadır. Tarih boyunca bu iki cevaptan birinden yana tavır alanlar olmuştur; örneğin psikanalitik kuramın Frued’un ortaya koyduğu ilk şekli insan psikolojisini biyolojik temelli iki dürtüyle yani saldırganlık ve cinsellikle açıklama çabasıdır. Freud, teorisinin erken dönemlerinde tüm insan davranışlarının kökeninde eros veya libidonun yani yaşam enerjisinin olduğunu öne sürmüştü. Ona göre saldırganlık da libidanal dürtülerin doyurulmasının engellenmesinden dolayı ikincil bir tepkiydi. Sadece belli durumlarda uygun koşullarda ortaya çıkabildiğinden saldırganlık yaşamın kaçınılmaz bir parçası değildi. Ancak 1. Dünya Savaşı’nın trajik günlerini takiben Freud bu görüşü terk ederek insan saldırganlığının tanatos adını verdiği libidodan farklı ve ona tam ters bir fonksiyon icra eden bir içgüdüden kaynaklandığını ileri sürdü. Tanatos -ölüm içgüdüsü- adını verdiği bu içgüdü, yaşamın tahrip edilmesine ve sona erdirilmesine yönelik enerjidir. Freud’a göre saldırganlık da dâhil olmak üzere tüm insan davranışları eros ve tanatos arasındaki karmaşık ilişkiden ve gerilimden doğmaktadır. Ölüm içgüdüsü eğer kısıtlanamazsa kişinin kendisini tahrip etmesiyle sonuçlanır. Bu nedenle ölüm içgüdüsünü kısıtlayabilmek amacıyla insanlar değişik savunma mekanizmalarına başvururlar; bu savunma mekanizmalarıyla örneğin yer değiştirme savunmasıyla bu enerji dışarıya aktarılır ve böylece saldırganlık ortaya çıkar. Freud’un bakış açısına göre, saldırganlık birincil olarak kişinin kendisini tahrip etmeye yönelik ölüm içgüdüsünün diğer insanlara yönlendirilmesinden kaynaklanmaktadır.”

Bir labirentin içinde kaybolmuş bir insanlık gerçeğinin kendini yeniden keşfetmesi. Kurgusal dünyamız yok olunca ortaya çıkan muhteşem manzara. Aslında var oluşumuzda olan doğamızda ki en önemli iki parametrenin “cinsellik” ve “şiddet” in kesiştiği ,birbirini tamamladığı, biri içinde diğerinin varlığı. Vahşi olduğumuz gerçekliğini ne kadar inkar etsek de bu bir yanılsama değil. Yazılan, oluşturulan tüm sistemlerin bir kurgu olduğunu tokat gibi çarpıyor yazar. Çıkış noktası ise bu freudingen görüş. İki içgüdü; cinsellik ve şiddet. Ama bir adım ötesini de görüyor.
İlkelliğe yol alırken “modern” dünya nelere gebe:
“Mutluluk verici bir ilkel hayata doğru topluca gittiğimizi sanmak hata olur. Buradaki model soylu vahşiden çok, hiç de masum olmayan post-Freudyen benliklerimiz sanki; aşırı tuvalet eğitimine, memeyle beslenmeye ve ebeveynin sevgisine hiddetle başkaldırıyor. Viktoria dönemindeki atalarımız böylesine tehlikeli bir karışımla başa çıkmak zorunda kalmamamışlardı kesinlikle. Komşularımız çocukluklarını mutlu geçirmiş olmalarına karşın hala kızgınlar. Belki de sapkın olma şansını asla elde edememenin hıncını taşıyorlar.”


Modernleşme adına sergilediğimiz tüm davranış biçimi ve yapıtlarımız, bizi bir gerçekten asla kurtaramadı. Sınıf ayrımı. Bunu ya isteyerek ya da bencil var olma arzumuz yüzünden sürekli besliyoruz. Bir çok bina ve kurumsal yapı oluşturuyor ve bunlara “inanıyoruz”. Düzgün ve doğru olduğuna kesin gözüyle bakıyoruz. Ama kafamızda ki kurgu, paylaşılan ve ortak bir değer kabul edilse bile zamana, mekana ve şartlara yenik düşmeye mahkum.
“Onların gerçek hasımları çok yukarıda oturan bina sakinlerinin hiyerarşisi değil, kendi zihinlerindeki bina imajıydı, yerde çakılı kalmalarına yol açan beton katmanlarıydı.”

Yabancılaşma önce kendinden başlıyor veya bana göre süperegonun kendisine yabancılaştırdığı insan kendini bulduğu vahşi kaotik bir ortam da geçen olayları okurken “kurguyu” sorguluyorsunuz. Gökdelenin katları gibi katman katman açıyorsunuz, insan doğasını. Her bir katta durmak gerekiyor. Birbirine, kendine, topluma yabancılaşan insanın özgürlüğü gerçek anlamda hissedişine tanık oluyorsunuz içiniz ürpererek. Çünkü açlık ve hayatta kalma isteği her zaman baskın. Her durum ve şartta. Bu noktada diğer kitaplar geliyor insan aklına “sineklerin tanrısı” ve “körlük” gibi. Şiddet ve cinsellik ise hayatta kalmak için en güvenilir iki parametreye dönüşüyor bu ilkel post-freudyen kaotik binanın içinde. Binanın gölgesinde yaşıyoruz hepimiz. Bu gölge o kadar güzel ve güçlü ki terk etmeyi düşünmediğimiz gibi patolojik bir bağ da oluşturuyoruz.

“Gökdelendeki hayat dış dünyaya bir bakıma benzemeye başlamıştı; kibarlıkların ardında aynı acımasızlık ve saldırganlık gizliydi.”
Keyifle okuyunuz!

Ömer AYDEMİR