Haz 17, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

GENÇLİK DÜŞÜ

GENÇLİK DÜŞÜ

GENÇLİK DÜŞÜ/Ayhan Geçgin

“Bir zamanlar, ilk gençliğimde yaşamımın gelecekte olduğunu düşündüğüm, gelecekte beni bekletiğine inandığım gibi- artık geçmiş, geçip gitmiş- şimdi onu geçmişte, bu ayarsız, bozuk dalgaların içinde, bir sisin oynaklıkları gibi yükselip çekilen, yeniden kendine kıvrılan bulanık görüntü parçalarında mı arıyordum? Ama bunlar benim anılatım mı? Bir belleğimin olduğundan emin değildim. Dahası bugün kimse bir belleğe sahipmiş gibi gelmiyordu bana. Zaman değil, zamanı kuramayan anların yokluğunu görüyordum ben, ölü doğmuş, doğar doğmaz yitmiş, boğulmuş, varlığa gelme fırsatı hiç bulamamış, biriken, kalabalıklaşan bir anlar yığını… Öyleyse tam olarak unutmuş sayılmayız. Unutulanın ya da anımsanmayanın can çekişen, arada kamış huzursuz gölgesi ölü belleğe dadanmayı sürdürüyor.”

Beklemeye ne zaman başlarız? Doğmayı beklemekle başlıyor aslında yaşama. Duyuyorsun,duyumsuyorsun o daracak sıcak ve güvenli alanda ve merak ediyorsun.İçinde büyüyen tüm organlarla birlikte umudu da büyüterek  beklemeye başlıyorsun . İyi olacağına inandığın bir dünyaya doğmuyorsun,bir merakla doğuyorsun. Önce öğrenmeye başlıyorsun sonra,tüm kavramları ve belki de umudu gelecekte aramayı. “Bir gün”ü hasat edeceğin anı,mevsimi,saati… Bu yaşatıyor belki de seni. Bir şey olacak diyorsun ,“daha” olacak. Ama olan hep daha yı barındırmıyor. İçine sinmiyor çoğu zaman. İçine sinmeyen dışından,akan bir hayatın ne konuğu ne de ev sahibi olabiliyorsun. Bir sürü eylem içinde var olduğunu ispat etmeye, büyümeye, aşık olmaya, para kazanmaya çalışıyorsun. En çok istediğin  sevilmek, önemsenmek… Şehir sana yardımcı olmuyor çoğu zaman. İçine doğduğun aileyi de yutmuş çünkü o koca yapı Aile de bir “daha” peşinde bu hergün yıkılıp yeniden yapılan nefes alan kusan nefret eden şehirde dağılıp savrulmuşken,ne kadar seninle,ne kadar senin? Büyürken bir şeyi daha öğreniyorsun,umudu geleceğe yatırmayı kolaylaştıran bir şey: Hayal kurmak. Kurduğun bir saatten farklı, boşalmış bir zembereği,beyhude çevirmeye benziyor bu hayal. Bozuk saatin bile günde iki kez doğru zamanı göstermesi gibi, ağzına bir parmak bal çalıyor bazen. Ama çoğu zaman kırılıyor elinde zamanın. Elinde ise kırıkları kalıyor tüm hayallerinin. Büyümek sancısı, para kazanmak sancısı, adam olmak sancısı besliyor birbirini,sana kalan ise sancı oluyor. Bir var olma sancısı,bir anlam arama çabası kalıyor elinde. Şehir etrafında akarken,başka bir şehrin “daha” iyi geleceğini düşünüyorsun. Aileden uzak bir şehir mesela,kendin olmadığın bir şehirin kuytusu. Yeniden başlama umudunu da alıp göçüyorsun uzaklara. Oysa en çok içindeki kendindir kaçamadığın. İnkara kalkıştığın aslında seni boğan bir gerçekliktir. Yalnızlık geceleri seni koparamıyor ki gerçeğinden. Ailen olmuş,başka şehir olmuş ne fark eder. Sosyal hayata bulaşmış olsan da etrafına yabancı bir sen,başkasına ne kadar yakın olabirsin? Bir çıkış ararsın elbette;bir an çıkmak için; bulunduğun durumdan. Bulamazsın kendini,beklerisin ne beklediğini bilmeden. Oysa her şey olması gerektiği gibi olmuştur; sana yabancı,senden ötede.

“Gecenin bu en koyu anında zaman da donuyordu. Burada artık bir sonraki an yoktu. Zamanın ard arda gelmesini, geçmesini sağlayano içsel buyruk geçersizdi artık. Burada anlar tek bir anın içinde birbiri üzerine ekleniyordu, bir çamur birikintisini besler gibi. Ben de gizli gizli bir sonu bekliyor, onu arzuluyordum. Bir son, bu yarayı kesip atacak, başı gövdeden ayıran giyotin bıçağı keskinliğinde düşen kesin bir son. Bundan sonraki an, gelecek olan an, eğer gelecekse, gelmek için savaşmış, yokluğınun birikintisinden kendini çekip almayı başarmış, gelmeyi hak etmiş an olacaktı.”

Bu sefer de anlar biriktirip kendini yatırırsun geleceğin kollarına,gençlik düşlerine, hayallerin ötesine… Oysa beklediğin her neyse asla olmaz.

Öylese her şey olmadı gerektiği gibi mi oluyordu? Bir şey, belki hayal ettiğim, umduğum, beklediğim biçimde değil de hiç ummadığım, hayal etmediğim, beklemediğim bir biçimde, derinden derinw işleyerek, sessizce olmuştu. Beni akıntılardan, girdaplardan, kayalara savuran dalgalardan oluşmuş bir nehir gibi dibe çekmiş, savurmuş, sürüklenmiş olsa bile yine de, olumsuz bir anlamda, daha doğrusu bir anlam yokluğunun karanlık boşluğunda bir şey yapmış, beni boşaltmış, boş bir kabuğa, delik deşik edip bir kalbura dönüştürmüş, belki böylece tüm fazlalıkları, yara kabuğu gibi yapışmış son alışkanlık kırıntılarını, bağlılık hayalerini, duygu artıklarını( düşler mi? Yıkılmak için vardır elbette, boşa çıkmak, bağlılıklar çözülmek için… böyle diyor gibiydi bir ses, yoksa denizin şıpırtıları mı?) -yani beni- atmış parçalamış elemiş boşaltmıştı. Belki ancak şimdi hazırdım, ancak şimdi onu karşılayabilir, atabilir, orada kalanı, bir hiç gibi kalanı, ama kendini eksiksiz bir dolulukmuş gibi duyuranı izleyebilirdim. Bu boş kovuğa dolanı, rüzgarın oraya dolup uğuldaması gibi ancak şimdi duyabilirdim. Artık hiçbir biçimde, ne iyi ne de kötü, ne ışığın aydınlattığı, ne de karanlığın katartabildiği bir anlamda, hiçbir bağla benim olmayan bu yaşam belki asıl şimdi bana ait olabilecekti: kendini boşaltırcasına kendine dolan boş kovuğun dölyatağından bir yaşam -henüz ne olduğu söylenemeyecek bir yaşam- yeniden akacaktı.”

Keyifli Okumalar!

Ömer Aydemir

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir