Ara 11, 2018

Posted by in Kitap | 0 Comments

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK/Erich Maria Remarque

Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor peşine Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar… Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz,köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar,rakamlara bağımlı bir var oluş sürdürüyoruz.  Sahi kaç para ediyoruz ki biz?

Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar…Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde oluşan. İnsan olduğunun unuttuğu bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette.Bizi  bir sayı olmaktan çıkaran şey, bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar . Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok, sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.


Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam, bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

” Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar,eve geri dönmeyi düşünür ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer, her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz… Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

“Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar, figanlar ,acılar sadece insanı etkilemez:

“Beygirin biri devriliyor… Sonra biri daha.
Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
“Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

Savaş’ın en korkunç anlarına şahit olmuş yazar ve okuru da ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraflarda  yaşanan şey aynı aslında; birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısı…Oysa bir cümlede savaş için bulduğu çözümü gösteriyor yazar,nükteli bir dille:

“Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

Bahse konu olan savaş,birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci onun dilinden duyuyoruz.Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki, o roman kahramanı siz oluyorsunuz bu sayede.Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok, karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da, o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz…
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir