Kas 20, 2018

Posted by in Kitap | 0 Comments

ESKİ USTALAR

ESKİ USTALAR

ESKİ USTALAR/Thompson Bernhard

Hayat bir karmaşık oyun sahnesi. İnsan tek başına var olabilir ama varlığın devamı ve ruhsal sağlığı için sosyal bir çevreye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç içinde toplumda yaşama gerçeği karşımıza çıkar. Yaşam, her zaman anlamlı olmaz anlamını yitirdiği, her şeyi sorguladığın, sürekli öfkeli dolaştığın dönemler olur elbette. Bu durumla başa çıkmanın yolları vardır. Bir tanesi özel bir ruh ile yan yana olmak ki bu birlikte yaşamayı veya evlenmeyi getirir. İkincisi ise, biraz daha bireysel.

“Ben yaşamla başa çıkabilmek için sanatın içine girdim, sanata sığınarak kaçtım ve dünyadan kaçıp sanata sığındım. Gerçek dünyadan nefret edenler, bir anda birinden diğerine geçerler, nefret edilen dünyadan sanata kaçarlar, sanat bu nefret edilen dünyanın tamamen dışındadır.”

Gerçekten sanatın eğer bir amacı var ise bu kaçmaktır. Gerçeklikten kaçmak, hazmetmekte zorlandığımız gerçeklerden kaçmanın en güzel yoludur.
Kayıplar öfke duygumuzun kabarmasına sebep olur çoğu zaman. Bu öfkeyi sanatsal bir yolla dışa varamazsak yansıtırız her yere. Topluma, devlete, insanlara, coğrafyaya, sanata ve sanatçıya öfke kusarız.

“Yalan ve kötülük, sahtekarlık ve ihanet, en alçak alçaklık dışında ne görüyoruz ki. Sokağa çıkıyor ve alçaklığın içine giriyoruz.”

Yazar tümden gelim bir sarmalla karşılamış bizi bu romanında. Dilini sivriltip yazmış bu sefer. Herkes ve her şeye öfkesini kusmuş. Tümden gelim diyorum çünkü bu öfkenin altında yatan gerçek sebep romanın sonlarında ortaya çıkıyor çünkü. Bu tür bir yansıtma yaşama sebebini sonradan öğrenip anlıyorsunuz. Büyük üstatları ülkeyi devleti ve tüm sanat dünyasının eleştirip topa tutarken; insanlar arasındaki ilişkiyi vermiş. Dokunan hayatların birbiriyle neyle bağlı olduğunu ve bu bağın sağlamlığının ilişkinin dinamiklerine bağlı olduğunu görüyorsunuz. Hayal kırıklığı yaşayan bir sanat yazarının kendi kovuğunu oluşturma kendi güvenli alanını belirleme sürecine şahit oluyorsunuz. Bildik Bernhard tarzı ile örülü bu romanda alışkanlıkların insan dinamikleri içindeki yerini görüyor ve yalanı yerleştiriyorsunuz ortaya. İster beyaz olsun ister pembe sosyal hayatta yalanın yerini buluyorsunuz. Var olmanın bir şekilde katlanmak olduğunu yüzünüze vuruyor yazar bu sefer bayağı sert bir şekilde.

“Gerçekte devlet doğuruyor çocukları, yalnızca devletin çocukları doğurulur, gerçek bu. Özgür bir çocuk yoktur, yalnızca devletin kendisiyle istediğini yapabileceği devlet çocuğu vardır, çocukları devlet dünyaya getirir, annelere ise yalnızca çocukları dünyaya getirdikleri telkin edilir, çocukların çıktıkları karın devletin karnıdır, doğrusu bu. Her yıl yüzbinlercesi devlet çocukları olarak devletin karnından çıkar, doğrusu bu. Devlet çocukları devletin karnından dünyaya gelir ve devlet okuluna giderler, orada devletin öğretmenleri tarafından eğitime alınırlar. Devlet, çocuklarını devlete doğurur, doğrusu bu, devlet kendi çocuklarını devlete doğurur ve onları bir daha bırakmaz. Biz nereye bakarsak bakalım yalnız devlet çocukları, devlet öğrencileri, devlet işçileri, devlet memurları, devlet yaşlıları, devlet ölüleri görürüz, doğrusu bu.”

Bu sert dilden emin olun herkes nasibini alıyor. Kurgusal dünyamıza balyoz gibi iniyor yazar. Her ayrıntıda bilgisini tecrübesini ortaya koyarak yapıyor bunu boş bir darbe olmaktan çok bilinçli bir eleştiri olduğunu görüyorsunuz.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir