Haz 22, 2020

Posted by in Kitap | 0 Comments

ELDEN DÜŞME DÜNYA

ELDEN DÜŞME DÜNYA

ELDEN DÜSME DÜNYA/Wilhelm Genazino

Gerçekliğin, algısal bir bozukluk veya yanılsama olduğunu düşündüğüm çok olur. Hele genel görelilik kuramı bulunalı beri,bu durumu açıklamak daha bir kolay oldu. Bir sürü kavrama bağlayıp,gerçek denen her ne ise onu didik didik etme fırsatını yakaladık. Mesela artık bir uzay zamandan, çoklu evrenlerden, titreşen zamandan bahsedilir oldu. ”Titreyen ben miyim? zaman mı? yer mi?uzay mı?” sormadan edemiyorum. Sonunda,bakış açımıza göre değişen sonsuz çoklukta ki dünyadan,en uygun titreşim neyse onu algılıyoruz gibi bir sonuç çıkıyor ki, korkunç bir sanallık aslında. Geçmişimiz,bizim hatırladıklarımız mı yoksa kayıtlı bir yanı var mı?

Teknoloji geçmişimizi kayıt altına almayı mümkün kılar gibi görünse de, bu da anlık,saatlik bir vakanüvist tavırdan öteye pek gidemiyor. Çünkü, zaman denen kum saatinin yan yatmış halini yaşıyoruz çoğu kez. Yani iki kocaman kum tepesinin arasındaki araftayız. O küçük delikten akanız. Arkamızda ve önümüzde muazzam bir yapı var ve biz her ayrıntıda değiliz. Hiçbir teknolojik gelişmede bu dağ yığınını olduğu gibi aktarmaya muktedir değil. O zaman geçmişimiz hatırladıklarımızdan ibaret. Hayatımıza girip çıkanlar olaylar ve örgüsü, şu algı ve hafıza ile doğrudan ilişkili ki bu da çok ‘göreceli’. Çarpıttığımız bir algısal yanılma süreci,gerçeklik ve geçmişimiz. Gelecek ise hülyalarla, planlarla var olacağını düşündüğümüz ve ya olmasını istediğimiz bir uzay zaman aralığı. Oysa hala tam bilmediğimiz bir kavramdır zaman. Düz mü gidiyor? eğilip bükülüyor mu? tam bilmiyoruz bile.


Nesnelerle olan ilişkimiz bu çapraşık bağın neresinde? o da çok daha çetrefilli. Bir fotoğrafın, bir masanın sizinle bağını düşündüğünüzde,eşyanın bazen sizden uzun süre var olacağını göz ardı edemezsiniz. Siz nasıl dedenizin masasına oturmuş iseniz başkasının da sizin şu an işgal ettiğiniz masaya,sandalyeye oturmaya o fotoğraflara bakmaya devam edeceğini bilmek gerekir. Yaşadığınız an aslında çoğu zaman ikinci eldir, ya da başkasının elinden düşmüştür. Bu pozisyona “uygun” iseniz orayı işgal edersiniz hepsi bu. Uygun olma hali ise,uzayıp sünen bir kavram eni kökü. Uygun elbise, uygun iş ,uygun davranış şekilleri… Ama bu size sorulmaz çoğu zaman, bu pozisyona uygun vasıflı bir eleman mısınız, değil misiniz… ona göredir elden düşme dünya. Buna göre şekillenir tüm yaşam dediğimiz. İnsanla olan ilişkin de buna dahildir. ‘Uygun’ kalıpları var yani bunun da. İçsel dünyanızda yalnız olmanız,genel bir yalnızlık halini göstermez aslında.

Genel bir yalnızlık yoktur. Uymadığınız da ,uyanadığınız da ortaya çıkan durumdur bu aslında. Durumu kabul etmek ile etmemek arasında gidip gelirsiniz içsel yalnızlığınızla birlikte. Kaçmak veya kaçınmak burada başlar. Kendi uydurduğunuz geçmişinizle, kendinize uygun bir pozisyon seçip dışsal yalnızlığınızdan kaçabilirsiniz. Kaçma eylemini ise,hayattan tasarruf etmek diye nitelendirip kendinize gömülebilirsiniz. Bir rutin monoton bir varoluş sizi beklemektedir. Çoğu insanın ölümü birkaç kişi dışında kimsenin umurunda olmaz. Ancak masasını işgal ettiğiniz,sevdiği insanları ödünç aldığınız biridir, ölen çoğu zaman. Babasının yerine aile reisliğine soyunmak gibidir ikame işi. Bu rotatiflerin tek düze çığlıklarına kulağınızı tıkayıp, kendi ritminizi bulmayı istemek başkadır, bunu yapmak ise çok başka. İçgüdümüzden,isteklerimizden,kendi kusurlu sapkın dünyamızın gerçekliğinden kaçıyormuş gibi yaparız. En çok şikayet ettiğimiz de,rutin heyecansız hayat olur bu noktada. Heyecan için ise tek bildiğimiz rutini bozup tatile kaçmaktır ki,bu bir çözüm değil tatil rutinidir. Güzel olanı sadece seyrederiz,bir parçasını alıp evimize götüremeyiz. Tatilden de seyretmeyi sevdiğimiz fotoğraflar ve çarpıttığımız geçmiş anılarımız kalır. Kaçmak bir çözüm müdür kendimizden? Ya da kaçma eylemi içimize kendi yalnızlığımıza,idimize olunca zararsız mıdır? Keyfimize göre yaşamı sağlamaz hiçbir toplumsal eylem. Kaçmadığımız, kendi herşeyimizin yansımasıdır, belki davranışlarımız kim bilir?

Keyifli Okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir