Ara 26, 2018

Posted by in Kitap | 0 Comments

DÜZELTİ

DÜZELTİ

DÜZELTİ/Thomas Bernhard

“Okul yolu sonradan yaşamımızın sürdüğü gibi sürdü, tüm karanlıkları açıklıkları, tüm alışkanlıkları ve önceden tahmin edilmeyen rastlantıları ile, tıpkı okul yolunda olduğu gibi bizim yaşam yolumuz da hep en çok da birdenbire değişen hava koşulları ile belirlendi ve tıpkı bizim okul yolumuz gibi yaşam yolumuz da hep korkmak zorunda kaldığımız kabaran bir nehir boyunca ilerledi, çünkü biz okul yolumuzda kabaran nehire düşmekten iyice korkarken, yaşam yolumuz da sürekli büyük bir korkuyla yanında yaşadığımız bu nehre düşmenin büyük korkusu içinde yaşadık. Ama biz okul yolunda hep uygun kıyafetler içinde giyinikken yaşam yolunda her zaman uygun kıyafetler içinde giyinik değildik.”


Nehrin kenarında izliyoruz aslında yaşamı…Yaşam akıp gidiyor ve biz daima aynı nehirde iki kez yıkanamamanın verdiği hisle yaşıyoruz. Bu his bazen iyi, bazen kötü… Çünkü yeni olan bizi sevindiriyor. Oysa alışkanlıklar ise bize güven veriyor. Güven duymayı tercih ediyoruz yeni olanla karşılaşsak bile. Anne ve babamızın hazırladığı bir dünyaya doğuyor ve onlarla büyüyoruz. Geçmiş bizim üzerimize yapışıyor, toplum yapışıyor, bizim sandığımız fikirler yapışıyor. Ta ki bunların bizim olmadığı ayrımına varana dek. Okul uyanmak için bir vesile oluyor ve bazen de okul öncesi yaşananlar. Ne kadar erken fark edersek o kadar çok yaklaşıyoruz nehrin kenarına. Oysa bizim iyiliğimizi düşünen anne ve babamız hareket alanımızı kısıtlayıp izin vermiyor yaklaşmamıza:

“Bir manzara görürüz ve bu manzara içinde bir insanı görürüz ve bu manzara ve insan her zaman başkadır, her an, üstelik bizim her şeyin daima aynı kaldığını varsaymamıza karşın, bu yanlış varsayım sayesinde varoluşumuzu sürdürmeye cesaret ederiz.”

Bizim, başkası olmak için ilk çabamız koza örmek oluyor. Kendimizi geride bırakıp kabuğumuzu küçümsemek isteği yakıp kavuruyor içimizi. Bazen ailenin kopyası bazen anne babamızın anti tezi oluyoruz. Sevgi duyumsadığımız kadar yaklaşıyoruz başkalarına anne babamız da istisna olmuyor elbette. Hayatı algılama şeklimizi belirleyen mikro çevremiz oluyor öncelikle, sonra okul, sonra kitaplar ve en sonunda kazandığımız deneyimler. İntiharla örülmüş bir mikro çevreden hayat dolu bir birey nadiren çıkıyor.

Duruşumuzu belirleyen şeylerden biri de saplandığımız fikirler oluyor. Buna hayaller de denir planlarda. Şekillenen tüm yaşam içinde en çok bunların bize ait olmasını istiyoruz. Ama olmadığını fark ediyoruz. Bağımlı bir yaşam bizimkisi. Bir sürü itici güce bağımlı, mutluluk, huzur, sevgi, tutku gibi. Ama kimin için kime rağmen bu güdülenme. Bir çıkış ararken sığındığımız her ne ise ona duyulan açlık. “Düzeltme” ise hayatın sonunda mümkün oluyor.

“Düzelti”yi sağlayan ise beklenmeyen bir olay olabiliyor. Bir ölüm, bir öfke, bir dışlanmışlık. Arayışımızın tüm unsurlarını bir şeylere bağlayıp bir örümcek ağının ortasına yerleşiyoruz. Bekliyoruz ağımıza düşeni tüketmek için ve tabi ki beslenmek için.
İşte hayatın bu karmaşası içinde bir sarmal içine alıyor yazar kahramanlarını. Başı sonu belli bir örgüyü anlatıyor o kendine has diliyle. Tekrar ettiğini düşündüğünüz her anda bir ufacık çıkarımda bulunup yeniden çiziyor. Kaos teoremi gibi bir gerçeklik oluşturuyor size. Bir parametre değişiminin nelere neden olacağını ispatlar biçimde. Gözlemcinin içsel sesini duyuyor ve bu sesle yükselip alçalıyorsunuz. Bir ritmimin içinde gidip gelen tüm hayatları anlıyorsunuz. Sonu başında yazılı bu kurgunun tüm ayrıntılarını merak ediyorsunuz. İki bölümde yazdığı bu romanı iki dünyanın çarpışması olarak algılamak mümkün, paragraf olmadan konuşmalarla bölünmeden akıp giden kelimeler yığının da.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir