CAM ÇOCUK Kas24

Tags

Related Posts

Share This

CAM ÇOCUK

CAM ÇOCUK/Jodi Picoult

Kız Kardeşim İçin adlı kitabı ile tanıdığım Jodi Picoult kalemi beni öyle derinden sarstı, öyle etkiledi ki tüm kitaplarını okumaya karar verdim. Jodi Picoult, Princeton Üniversitesi’nde yazarlık üzerine eğitim almış olup Harvard’da master da yapmıştır. Seventeen gibi ünlü dergilerde köşe yazıları ve hikâyeler yazmaktadır. Bazı kaynaklara göre diğer mesleğinin avukatlık olduğu belirtilmektedir. Her hikâyesinde mutlaka bir avukat, dava, adliye sahneleri bulunduğundan bu var sayım gerçek olabilir, diye düşünüyorum. “Cam Çocuk” ile de beni hayal kırıklığına uğratmayan yazarın okudukça düşündüren- düşündükçe okutan, okuyucunun hislerini tam on ikiden vuran, sersemleten, dramı size bambaşka şekilde yansıtan bir kalemi var.

Romanlarında en sevdiğim özellik: tüm kahramanların gözünden yazarak her birinin bakış açısını, duygu ve düşüncelerini ayrı ayrı anlatması; bizlere bunu harika geçişlerle aktarmasıdır. Her karakter kendine göre haklı, doğrudur ve kitap boyunca bunu savunurken ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu sebeple okurken kendinizi her birinin yerine koyup “ben olsam ne yapardım? ” diyebiliyorsunuz. Hiç onaylamadığınız karakterin bile haklılık payını görebilirsiniz.

Cam Çocuk kitabına dönelim. Kitapta başkahramanımız Willow doğuştan Cam kemik (Osteogenesis imperfecta-OI- ) hastasıdır. Bu hastalık, kolejen bozukluğu sebebiyle en ufak bükülmede, ani bir harekette, masum bir sarılmada, hatta hapşırma da bile kemiklerin kırılmasına neden olmaktadır. Bu şekilde yaşamak hasta için ne kadar zorsa, ona bakan anne ve birlikte yaşayan diğer aile bireyleri için de bir o kadar zordur. Hele ki o canınızdan bir parça, en ufak bir gözyaşına kıyamadığınız evladınız ise! Bakımı sırasında bile istemeden onun canını yakıyor, herhangi bir kemiğinin kırılmasına sebep oluyor, acil servislerde, hastane odalarında çektiği acılara şahit oluyorsanız; bu ruhsal sancıyı hiçbir vicdan, hiçbir yürek, hiçbir beden kaldıramaz. İşte bu harika kalem, yaşananları bizlere dost, ahlak, anne baba evlat ilişkisi ile birlikte dram ve duygu eşliğinde bir film şeridi gibi aktarıyor. En çok değer verdiğimiz şeyleri kaybetmemek, ona iyi şartlar sunabilmek için yapabileceğimiz seçimleri, nelerden vazgeçebileceğimizi, gösterebileceğimiz cesareti, sanki siz yaşıyormuşçasına çaresizlik içinde okuyorsunuz.
“Seni kollarımın arasında incinmemen için sarıldığın köpükle birlikte kucağıma ilk aldığım anda kavramıştım: Ruhun bedeninden çok daha sağlamdı ve doktorlar bana tekrar tekrar ne derse desin, her zaman kırıkların nedeninin de bu olduğuna inandım. Bir dünya kadar büyük bir yüreği hangi iskelet taşıyabilirdi ki?”“

“Görev bilinciyle hareket eden bir anne çocuğunun attığı her adımı izleyen kişidir.
İyi anne çocuğunun kendisini izlemesini istediği kişidir.”

Willow’un anne babası, Charlotte’nin yakın arkadaşı kadın doğum uzmanı Piper aracılığı ile tanışırlar. Sean ve Charlotte büyük aşkla evlenirler. Sean çok iyi bir eş olmakla birlikte Charlotte’ nin ilk eşinden olan 8 yaşındaki kızı Amelia’ya da çok iyi bir baba olur. Ortak bir çocuğa sahip olmaya karar verirler; ancak bir türlü olumlu sonuca varamazlar. Tüp bebek tedavisine başlamaya karar verdikleri sırada Charlotte hamile olduğunu öğrenir. Her şey yolunda giderken, doğuma yakın ultrasonda bebeğin kemiklerinde bazı kırıklar tespit edilir. Bu evreden sonra tıpkı Willow’un kemikleri gibi hayatlarında da çatırdamalar başlar. Bilinçsizce Amelia’ya ilgi azalır ve o, dışlanmış, mutsuz, aykırı biri olmaya başlar.

Bazen hemen önünüzdeki küçük ateşi söndürmeye öylesine dalarsınız ki arkanızda büyüyen yangını göremezsiniz.

“Duyabiliyor musun? Birisini seviyorsan adını farklı söylersin. O ad ağzının içinde güvendedir sanki.”

Zor süreçten geçen aile Disney World’e gidip tatil yapmaya karar verir. 12 yaşındaki Amelia orada geçireceği güzel zamanları hayal ederken, düşme sonucu acil servise kaldırılan Willow yüzünden tatilleri tam bir kabusa dönüşür. Çünkü farklı hastane ve kurumlara, çocuğun herhangi bir şiddete maruz kalmadığını ispatlamak için doktorları tarafından OI’ li çocuk sahibi olduklarına dair verilen mektubu evde unutmuşlardır. Bu sebeple tatilleri polis merkezinde ve Amelia’nın da koruyucu aileye verilmesiyle sonuçlanır. Gerçek anlaşılıp sorun çözüldükten sonra evlerine dönerler; ama Sean o hastaneye manevi tazminat davası açmaya karar verir. Avukat asıl davanın “kusurlu doğum” sebebi ile kadın doğum uzmanına yani Piper’e açılması gerektiğini söyler. İşte bundan sonrası tam bir felakettir. Çocuğunun daha refah yaşaması için dostundan vazgeçen ve dava açan anne; bunu etik bulmayan yaşanılan tartışmalar sonucu evi terk eden, boşanma davası açan baba; artık babasından da ilgi göremeyen, Piper’ in kızı olan en yakın arkadaşı ile Emma ile de görüşemeyen, ruhunun sürekli hasar aldığı Amelia… Mesleğinden ve dostundan kopan, depresyona giren Piper… Her ne kadar annesi, bu davanın menfaatine olduğunu izah etse de içten içe çöken, kendisini sürekli bozulan, kırılan bir oyuncak gibi gören; konu medyaya da taşındığı için doğmamış olmayı dileyen o tatlı, zeki, sevgi dolu Willow…

“Nasıl bir anne bir yargıçla bir jürinin karşısına dikilip çocuğunun dünya yüzünde var olmamasını dilediğini söyleyebilirdi? Kızını hiç sevmeyen bir anne. Ya da kızını her şeyden çok seven anne. Ona daha iyi bir hayata kavuşma olanağı sağlayacaksa her şeyi söylemeye ve yapmaya hazır anne.”

Bu uğurda kimi incitebileceği değil kimi kurtarabileceği söz konusuydu… Annelik her zaman bunu gerektirmez miydi? Sonuna kadar direnen, doğru oluğuna inandığı şeyi yapan Charlotte davayı kazanacak mı? Peki kaybetmeyi göze aldıklarına neler olacak? İşte bunların cevabını okuyup da öğrenmenizi istiyorum. İnanın pişman olmayacaksınız

Jodi Picoult’un her kitabı şükür sebebim oluyor. Her seferinde gün içerisinde ya da geçmişte yaşadığım, kendime dert edindiğim şeylerin, gelecekteki endişelerimin aslında ne kadar basit olduğunu yüzüme vuruyor. Her seferinde hayata, sorunlara bakış açım olumlu yönde değişiyor. Bu dramı mutlaka okumalısınız, ruhunuza yaptığı terapinin tarifi yok.

Kaynak:Tülay Oğuzveren/www.kitapcafe.com

468 ad