Oca 25, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ

BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ

BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ/Carl johan Vallgren

Anlaşmak zor bir kelime aslında. İki taraflı bir işteş fiil halini almasını sağlayan şey ,istek elbette. Anlaşmayı isteyip istemediğimiz çok önemli yoksa konuşma ve tüm diğer iletişim araçları monolog olmaktan ileri gidemez. İnsan oğlu toplumsal var oluşunu idame ettirmek için ve sosyalleşme adına bir şekilde iletişim kurup anlaşmak zorunda. Bunun bir sürü yolu var ama en çok sözcükleri kullanıyoruz. Bu duygu ve düşüncemizi ifade edip kendimizi ortaya koymanın yolu ve anlaşmanın başı. Oysa Schopenhauer’in dediği gibi “düşünce sözcükleri giyer giymez ölür.”Biz kadim bir çok yolla anlaştık ,çok bakışarak veya beden diliyle resim diliyle yaptık bunu .En son ses ve konuşmayı keşfettik ve bu yolları unuttuk, sonra konuşmak iletişimin temel tek yolu oldu. Diğer kadim araçlar,ancak çok sıkışınca gündeme geldi

Bedensel özür başımızın sıkışmasının en önemli nedenlerinden biri. Ve sorun da burada başlıyor belki de. Bedensel kusur elbette toplumsal kabul edilişimiz için bir engel. Biz insanlık olarak her zaman ve daima bilinmezden korktuk. Alışkanlıkları, sıradan olanı, çok olanı ve bize benzeyeni sevdik. Bunların dışında kalanlar bizi ölesiye korkuttu. Hilkat garibesi ,Büyücü dedik. Cadı dedik ve dışladık bu tür insanları. Yaktık, astık taşladık. Ve bu insanların ne düşündüğünü ne hissettiğini önemsemedik:

“…başkalarının acılarına karşı iştahlı bir açlık vardı. Başkalarının acılarına şahit olmak, yüzlerinde ölümün nefesini hissetmek, hızla sönen bir hayatın dehşetini duymak istiyorlardı. Hiçbir açıklayıcı gerekçe olmadan, boş yere, bir hayatın öylesine yok olup gitmesi içlerini titretiyordu…”

Biz acılardan kaçtığımız gibi,onlarla da besleniyoruz. Nasıl mı? Toplum olmanın gereklerinden biri de ,sivri ve normal olmayan her unsurun bir şekilde yok edilmesi ve ya içselleştirilmesi gerekir. Yani bir şekilde normalleşmesi gerekir. Bunu için acılar çeker normalleşen her kusur. Toplumsal mayanın bir tarafında da ait olma duygusu vardır; bunu sağlayan yine ya acı ya da acı çekme korkusu. Demokres’in kılıcı gibi, acı daima kafamızda sallanır. Korku ve acı ile bir arada bulunmayı öğrendik biz ve aksini ispat eden toplumsal bir birlik kuramadık doğrusu.
Bir de komşuyu kötüleme önemli bir parametre aileyi,mahalleyi, şehri ve ya ülkeyi bir arada tutmak için. Bizden olmayan kötüdür elbette. Tüm kurgusal sistemler bu kötüyü işaret edip ondan korunmaya veya yok etmeye yönlendirir bizi. Bu ahval içinde bir aşk beslemek o kadar zor ve meşakkatli bir iştir ki…

Düşünün bir hilkat garibesisiniz ve sizinle aynı anda doğan dünyalar güzeli bir insanı seviyorsunuz. Bu arada sağır ve dilsiziniz. Engisizyonun hüküm sürdüğü topraklar ve zamandasınız. Ama bir özelliğiniz var düşünceleri okuyorsunuz. Hikaye burada başlıyor. Acılar denizinin ortasında kalmış bir garip aşık ve toplumsal baskı. Elbette öğreniyorsunuz hayatta kalmayı ve kötülüğü. Neydi peki kötülük?

“Kötü iyinin eksikliği miydi? Tıpkı tuzlunun tatlının eksikliği, kederin neşenin eksikliği, ya da siyahın beyazın eksikliği olması gibi bir şey miydi? Kötülük, iyiliğin artık varlığından bahsedilmeyecek kadar azalmasıydı.”

Azalan hoşgörü ve iyimserliğin hüküm sürdüğü,insanın henüz bilimin nimetlerinden daha az yararlandığı bir ortamda geçen bir öykü roman. Bir aşk ve intikam yokuşunda sorgulanan insan ve insanlık aslında. Korkularıyla, duygularıyla, unuttuklarıyla ve hatırladıklarıyla… Kadim anlaşma şekillerinden birini işaret dilini ve yazı dilini ön plana çıkaran bir yolculuk romanı. Sadece bir aşk ve intikam olmaktan çok,dönemin şahiti dönemin yansıması gibi. Ve kadim korku sorunumuz; bilinmeze ve bize yabancı her şeye….
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir