Haz 17, 2019

Posted by in Kitap | 1 Comment

AT ÇALMAYA GİDİYORUZ

AT ÇALMAYA GİDİYORUZ

AT ÇALMAYA GİDİYORUZ/Pet Petterson

Hayatının hangi döneminde olursa olsun geçmiş gri bir bulut halini alır. Bir sis perdesi halinde içinde var olmaya devam eder; ve seni olduğun şey yapan da bu gri bulutun serin, yumuşak sertliğidir. Bazen canını acıtır anıların keskin kenarı,bazen de bir kuş tüyü yastık rahatlığında gülümsetir seni. Görüntüler bir gelip bir kaybolurken,hiç bir zaman aynı değildir. Her gün değişir arkadaşının yüzü de ilerde karşılaştığın yüz onun hiç olmaz. Baban annen bile farklıdır görüntünün her karesinde, anıların oynadığı gerçeküstü tiyatronun kaygan gerçekliğinde rollerini tekrarlar tiradlarını atarlar. “İnsan canının ne zaman acıyacağına kendisi karar verir.” Canını yakan her şeyi silmek kolay değil elbette ama onların gün yüzüne ne zaman çıkacağına karar vermek elimizde coğu zaman.

Hayata boş bir sayfa olarak başlayıp başlamadığımız tartışma konusu elbette ama,yaşam yolu üzerinde pek çok insanla karşılaşıp etkilendiğimiz ortada. Mesela erkek çocuğunun rol modeli baba,idolü dayısıc,an yoldaşı arkadaşı olur. Babanın okuduğu kitap özeldir,bakışı,tavrı,yürüyüşü bazen özenirsin,bazen kıskanırsın,bazen de nefret edersin. Hepsini de yaşarsın aynı anda olmasa bile,değişik zamanlarda. Arkadaşın ise özeldir,her şeyi paylaşır ve her şeyi yapabileceğini düşünürsün. “At çalmaya gidersin” mesela bu senin için özeldir. Biriciktir ve ancak özel bir insanla yaşarsın bunu. Yaraların senin peşini bırakmaz,ta o andan bu ana tünel kazıp yine acıtır canını; üstelik de etkisi hiç azalmamıştır. Dönüm noktalarından geçmiş,kendin olmuşsundur elbette idolünle rol modelinle dostunla kendin olmuş bir ben yapmışsındır.

Duygusal bağlar kurmak ise ayrı bir meseledir. Güven önemlidir mesela… Ama duygular her zaman bir taraf tutar. Tutkuludur çünkü yoğundur ve akışkandır. Sürekli akar bir nehir misali,bazen küreği alıp o kayığa binip ters yönde gitmen gerekir. Kıyıya tam yanaşamazsan ıslanırsım karaya çıkmak için. Çıktığın yer ise daima güveni değildir; ve bazen iki adım ötesi yabancı bir ülkedir. Çaldığın ata binip karşı kıyıya veya yabancı bir ülkeye dolu dizgin gidersin. Yanında duran figür ise senin yarattığın ama o kendisi olmayan bir gölgedir. Duygusal bir akıntıda savrulan bir gölge. Bağların daima geçmişledir,yaptığın ve ya yapmadığın her eylem senindir. Sustuğun anlarsa,en çok hesap sorandır. En çok da kendine susarsın; bu tutkulu,çoşkulu bir yana akan nehirde yüzerken. Açmazsın ağzını boğulmamak için. Bir gri bulutun içinde,kendinle karşılaşmayı umarak yol alırsın geçmişin taa derinlerine. Çocukluğun,gençliğin ve ihtiyarlığın ayrı ayrı yaklaşır sana. Uzaklaşan ise sensindir. Anılar bir mıh gibi çakılı dururken beyninde ,her bir ayrıntı,her dönem için farklı şeyler ifade eder.
Bir sürü ayrıntı içinde,hesaplaşma romanı okudum. Bir anılar zinciri,içinden çekip çıkardığı anların fotoğrafı eşliğinde kısa net cümleler ile yazarın kahramanı ile bir oldum.Bir geri dönüşün öyküsü -yaşadığı büyüdüğü coğrafya ve ona eşlik eden şartlar içinde- okudum. Tıpkı anılar gibi,suçlu suçsuz sorumlu sorumsuzun belli olmadığı çizgiler içinde kahramanın etrafını çizdim. Bir başka boşluk çıktı karşıma,bir kara kuyu yansıması olmayıp yankısı olan.Ne dediği ya anlaşılmayan ya da dediğini anlamak için çaba isteyen,kesik kesik bir ses… Bir yaşlı adamın köklerini ararken,yabancılaştığı tüm insan öykülerini ağır aksak bir tempo içinde okudum.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

  1. At çalmak da ad çalmak gibi aslında. Her ikisinde de kendin için hayattan bir sıfat çalarsın…
    Çok güzeldi…
    Emeğe saygıyla…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir