Andrey Arsenyeviç Tarkovski Eki09

Tags

Related Posts

Share This

Andrey Arsenyeviç Tarkovski

 4 Nisan 1932’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Yelizavetgrad’da doğdu. Andrey Arsenyeviç Tarkovski, Rus film yönetmeni, yazar, aktör tiyatro ve opera yönetmenidir. Sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden biridir. Şiirsel sinemanın önde gelen isimlerindendir  

Yelizavetgrad, şimdiki adıyla Kirovograd,Ukrayna  
Tarkovsky ünlü şair ve çevirmen Arseniy Tarkovsky’nin oğludur.

               Arseniy Tarkovsky bir şiirinden alıntı.  

Ben insanım,
ben orta yerindeyim evrenin,
Ardımda sayısız tekhücreliler,
önümde sayısız yıldızlar.
Ben arasında bunların uzandım dosdoğru,
ki kıyıyı bağlayan deniz,
İki uzayı birleştiren köprü.
 VGIK Sovyet Film Okulu’na girmeden önce müzik ve Arapça eğitimi aldı. VGIK’te saygın yönetmen Mikhail Romm’un öğrencisi oldu.

       Mihail İliç Romm  Belgesel filmleriyle çağın önemli olaylarına tanıklık etmiştir. 1930’ların başlarında senaryo yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak sinemaya geçen yönetmen Ekim Devrimi’nin 20. yıl dönümü nedeniyle Lenin üzerine yaptığı Lenin Ekim’de (1937) ve Lenin 1918’de (1939) adlı belgesel filmleri yurt dışında da ilgiyle karşılandı.

 Tarkovsky uluslararası sinema arenasında, ilk uzun metrajlı yapımı olan İvan’ın Çocukluğu (1962) ile dikkatleri üzerine çekti ve Venedik Film Festivali`nde büyük ödül kazandı.

      İvan’ın Çocukluğu    İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında Sovyetler’deyiz. Babası savaşta olan küçük Ivan, annesiyle birlikte yaşadığı köyün Naziler tarafından basıldığına şahit olur. Köyü talan eden Nazi askerleri, Ivan’ın annesini küçük çocuğun gözleri önünde öldürürler. Bu korkunç olaya şahitlik eden Ivan, Sovyetler Ordusu’ndan Yüzbaşı Kholin’in koruması altına alınır. İçinde yanan ateşi dinleyen Ivan ise ölümcül bir görevi üstlenerek casusluğa başlayacaktır.

İkinci filmi Andrey Rublev (1969), 1971’e kadar Sovyet yetkililerce yasaklanmış olarak kaldı. Cannes Film Festivali dahilinde, ödül almaması için kasıtlı olarak festivalin son günü sabah saat 4:00’te gösterilmesine rağmen bir ödül kazanmayı başardı.

               Andrei Rublev 

Konu: 15. yüzyılda Tatarların saldırıları altında inleyen Rusya’dayız. Andrei Rublev hem bir keşiş hem de ikona ressamıdır. Barbarlık, şiddet ve kana kontrast olarak doğanın mucizevi güzelliği ve inanç Rublev’in beslendiği kaynaktır. Ne var ki bir köylü kızını tecavüzden kurtarmak için bir adamı öldürmek zorunda kaldığında hayatı ve Tanrı inancını yeniden sorgular.
 
Ünlü bilim kurgu yazarı Stanislav Lem’in aynı adlı romanından uyarlanan Solaris (1972), Stanley Kubrick’in 1968 yapımı 2001: Uzay Yolu Macerası’na Sovyetlerin cevabı olarak görüldü ancak Tarkovsky bunu hiçbir zaman kabul etmedi.
  
Solaris – Solyaris 
  170 dakikalık filmin çekimleri Rusya ve Japonya’da gerçekleşti. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adayı olan “Solyaris”, FIPRESCI Ödülü ve Jüri Özel Ödülü sahibi oldu. 2002 senesinde usta yönetmen Steven Soderbergh’in yeniden çektiği bu eser, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. Konu: Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.
1975’te çektiği Ayna, yine pek çok resmi otorite tarafından yasaklanması gereken bir film olarak görüldü.

 

Ayna – Zerkalo 
Tarkovsky’nin kendi çocukluğundan kalma bazı anıları ile, kırklı yaşların sonundaki bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş ile ilgili anılarında Sovyet halkına farklı bir bakış açısı ile çocukluğun masumiyetinin savaşın dehşetine kurban gidişi anlatılıyor.
 
8. Stalker (İz Sürücü – 1979), ilk versiyonun bir laboratuvar kazası sonucu yok olmasından sonra, çok düşük bir bütçe ile yeniden çekilmek zorunda kalmıştır. 

                              

İz Sürücü – Stalker 
  İz Sürücü, Tarkovsky sinemasının belirgin özelliklerinden olan ağır ve uzun planların, özenli kompozisyonların, derin anlamlar içeren diyalogların en güzel şekilde kullanıldığı filmidir. Konu: Gri ve isimsiz bir kasabanın yakınında, askerler ve dikenli tellerle korunan Bölge bulunmaktadır. Karısının sayısız itirazlarına rağmen, karanlıkların içinden gelen bir adam çıkar. Bu adam İz Sürücü’dür. Sıra dışı zihinsel yetenekleriyle, insanları Bölge’nin içindeki, gizli dileklerin gerçek olduğu Oda’ya kadar rehberlik etmektedir. Bu kez, Bölge’ye yanında iki kişiyi götürmektedir; ilhamını kaybetmiş, alaycı ve yeteneğini sorgulayan bir yazarla, yolculuktan çok sırt çantasını önemseyen, sessiz bir profesör. Hiç kimsenin yaşamadığı Bölge’de, Oda’ya giden yol dolambaçlıdır. Oda’ya yaklaştıklarında, kurallar değişmeye başlar ve İz Sürücü kendini bir krizin içinde bulur.
 
9. Resmi makamların izni ile İtalya’da çekilen Nostalghia (1983) Andrei Tarkovsky’nin sıla özlemini dışa vurduğu ve sürgünde çevirdiği ilk filmidir. 

              

Nostalji – Nostalghia 
  Konu: Tanınmış bir Rus şair olan Andrei, 18. yüzyılda yaşamış ve Bolonya’da eğitim görmüş memleketlisi müzisyen Sosnovsky’nin hayatını araştırmak için İtalya’ya gelir. Güzel İtalyan tercümanı eşliğinde Toskana’dayken mutsuz evliliğinin, karısının ve çocuklarının Rusya’daki hatırası onu avlar. Seyahati giderek içsel bir serüvene dönüşürken mistik bir aydınlanma, şairin yolunu aydınlatacaktır.
 
10. Offret (Kurban – 1986)’in çekimlerini İsveç’te, Ingmar Bergman’ın ekibi ile tamamladı. Aynı sene Cannes Film Festivali’nde tam dört ödül alarak festivale damgasını vuran film BAFTA En İyi Yabancı Film Ödülünü de aldı.   

             

Kurban – Offret 
  Konu:Alexander, bir gazeteci, bir oyuncu ve bir filozoftur. Yakınlarda gerçekleşecek olan doğum gününde tüm aile bir araya gelmeye karar vermişlerdir. Bu doğum günü Alexander ile oğlu arasında oldukça geniş kapsamlı bir diyaloğun başlamasına sebep olacaktır. Ancak vakit akşam olmaya başlayınca start alacak olan bir nükleer savaş bu kişisel hesaplaşmayı başka bir boyuta taşıyacaktır.
 
11. Ünlü yönetmen Ingmar Bergman “Hayatın bir yansımadan ve rüyadan ibaret olduğunu betimleyerek yeni bir dil icat eden Tarkovsky benim için büyük bir yönetmendir.” demiştir.     

              

29 Aralık 1986 tarihinde, Paris’te akciğer kanseri sebebiyle hayata veda etti.   Ölümünden sonra 1990’da sinema sanatına olağanüstü katkısı, evrensel insani değerleri ve hümanist düşünceleri olumlayan yenilikçi filmleri nedeniyle Tarkovsky’ye Lenin Ödülü layık görüldü.

          Andrei Tarkovsky ile 28 Nisan 1986’da, Paris’teki hasta yatağında gerçekleştirilmiş bir röportaj:

İnsanlığın sizi hayal kırıklığına uğrattığını düşünüyor, filmlerinizi izlediğimizde onların bir parçası olmaktan utanıyoruz. Bu karanlık kuyunun dibinde bir ışık var mı hâlâ?
İyimserliği veya kötümserliği tartışmayalım. Bunlar anlamsız. İyimser olan insanlar politik ya da ideolojik amaçlar uğruna iyilik yapıyor. Düşündüklerini söylemiyorlar. Bir Rus atasözü şöyle der: “Bir kötümser, oldukça bilinçli bir iyimserdir.” İyimserin düşüncesi ideolojik olarak zararlı, yapmacık ve bütün bir samimiyetten yoksundur. Buna karşılık, umut insanın gerçekliği. İnsan olmak büyük bir nimet. İnsan, umutla doğuyor, gerçeklik karşısında umudunu yitirmiyor, çünkü onun akıldışı olduğunu biliyor. Bütün mantığa karşı kendinde yoğunlaşıyor. Tertullian, “Saçma olduğu için inanıyorum” derken haklıydı. Umudumuz, günümüz kirlenmiş toplumlarına karşı güçlü olmalı. Çünkü; kötülük, her iyilik gibi, umudunu koruyan inançlı bir insanda duyguları harekete geçirir.
Hayatınızda sizi en çok etkileyen rüyalar hangileriydi? Saplantılarınız var mı?
Rüyalarımdaki çoğu şeyi biliyorum. Onlar benim için çok önemli. Ama açıklamayı sevmiyorum. Rüyalarım iki kısımdan oluşuyor. Birincisi; gaybdan, başka âlemden gelen peygambervâri rüyalar. İkincisi; gerçeklikle ilişkilerimden gelen anlamsız rüyalar. Peygambervâri rüyalar, uykuya daldığımda geliyor. Ruhum, yeryüzünden ayrılıp dağların zirvelerine doğru çıkıyor. İnsan, yeryüzünden ayrıldığında, yavaşça uyanmaya başlar. Uyandığında ruhu hâlâ temiz, gördükleriyse hâlâ anlamlıdır. Bunlar, bizi derinden özgürleştiren rüyalardır. Ama bu rüyalar çok hızlı bir şekilde yeryüzü görüntüleriyle karıştığı için, tekrardan hatırlanması oldukça zor. Derinlikleri, çizgisel; zamanları içe doğru, sarmal. Emin olduğum bir diğer nokta, zaman ve mekânın sadece onların maddi somutlaşmasında var olması. Zaman, nesnel değil.
Neden Solaris’i sevmiyorsunuz? Acı verici olmadığı için mi sadece?
Solaris’in alt-metnindeki bilinç kavramının oldukça iyi yedirildiğini düşünüyorum. Filmde aşırı derece bilimsel terimlerin olduğu doğru. Uzay istasyonları, uydular, bunlar beni ciddi bir şekilde rahatsız ediyor. Modern ve teknolojik hileler bana göre insanın yanlış düşüncesinin bir göstergesi. Modern insan; seküler gelişimiyle, gerçekliğin çıkarcı tarafıyla çok meşgul. Sadece beslenmeyi bilen yırtıcı bir hayvan gibi…İnsanın âleme ilgisi kayboldu. Şimdilik bir toprak solucanı gibi büyüyor: toprak yutuyor, sonra arkasında pek çok küçük pislik bırakıyor. Bir gün hepsini yediği için toprak kaybolursa, buna şaşırmayalım. Bizi hakikatten uzaklaştırıyorsa evrenin derinliklerine gitmenin pek de anlamı yok.
Çivisi çıkmış bu çağda, siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bir ayağı birinci geminin güvertesinde, diğer ayağı ikinci geminin güvertesinde olan bir insan olarak… Gemilerden biri dümdüz gidiyor, diğeriyse sağa doğru sapıyor. Yavaş yavaş suya düştüğümü fark ediyorum. İnsanlığın geldiği nokta bu. Eğer suya düşmek üzere olduğunu fark etmezse, onu oldukça karanlık bir gelecek bekliyor. Ama eminim ki er ya da geç bilinçlenecek. Uykusunda kanaması hiç dinmiyor insanın, uyumadan önce de yara bere içinde kalıyor.Sanat, insanın manevi bir varlığını, sonsuz ve kudretli İlah’ın bir parçası olduğunu ve de sonunda tekrar O’na döneceğini hatırlatmak için var. İnsan, bu sorularla ilgilenir, kendine bu soruları sorarsa, manevi olarak zaten kurtulmuştur. Cevabın hiçbir önemi yok. Biliyorum ki bu andan itibaren artık eskisi gibi yaşamayacaktır.
Filmlerinizi beğenenler, Spielberg’in filmlerini de beğeniyorlar. Spielberg’in filmlerini izlediniz mi? Ne düşünüyorsunuz?
Bu soruyu sorarak, söylediklerimi hiç dikkate almadığınızı gösteriyorsunuz. Spielberg, Tarkovski… Bunlar sizin için birbirine benzeyebilir, ama yanılıyorsunuz! İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen! Bu ticari sinemadır. E.T. mesela. İnsanları memnun etmek, eğlendirmek için çekilmiş bir filmdir. Spielberg amacına ulaştı, yeteri kadar para kazandı. Bu benim hiç tenezzül bile etmediğim bir amaç. Bana göre tüm bunlar özgünlükten yoksun olmak demek. Örnek vereyim, Moskova’da turistler dâhil 10 milyon kişi yaşıyor ve sadece üç adet klasik müzik konser salonu var. Çaykovski Salonu, Konservatuarın büyük ve küçük salonu. Küçük yerler ama herkesi memnun edebiliyor. Şimdiye kadar, kimse kalkıp da bana Sovyetler Birliği’nde müziğin hiçbir rol oynamadığını söylemedi. Bu manevi, kutsal sanatın varlığı bile yeterli. Bana göre, kitlelere yönelik sanat anlamsız. Sanat, asil ve manevi olandır.
Yine de Sovyetler Birliği’ndeyken tanınıyordunuz. Filmlerinizi izlemek isteyenler, gişe önlerinde kavga ediyordu…
Birincisi, Sovyetler Birliği’nde film çekmesi yasaklanmış bir yönetmen olarak tanınıyordum. İkincisi, benim için olduğu kadar seyircilerim için de önemli olan ruhun derinliklerinden gelenleri çekmeye çalışıyorum. Üçüncüsü, filmlerim bir ifade biçimi değil, bir duadır. Film çektiğimde bu benim için bir düğün gecesi gibi oluyor. Bir resmin önüne yanan bir mum ya da çiçek koyduğum zaman, seyircim onunla bütün samimiyetiyle konuşur, hâl dilini anlar. Çok basit, kötü ya da zeki bir biçimde ortaya bir dil koymam, çünkü düşüncelerdeki tiranlık diyalogu bozar. Ayrıca, şuana kadar zamana yayıldım. İnsanlar bir benzerini yapmayıp doğal bir dille konuştuğumu, onları aptal yerine koymadığımı anladıklarında çektiğim filmlerle ilgilenmeye başladılar.
Soljenitsin, Batı’nın felakette olduğunu, hakikatin sadece Doğu’dan gelebileceğini söyler. Katılıyor musunuz?
Bu tip şeylerin benim açımdan bir önemi yok. Bir Ortodoks olarak Rusya’yı benim manevi vatanım olarak görüyorum. Bir daha orayı göremeyecek olsam da bunu reddedemem. Kimi, hakikatin Doğu’dan, kimi Batı’dan geldiğini söylüyor. Ama ne var ki tarih bizleri şaşırtabiliyor. Sovyetler Birliği’nde dini ve manevi bir uyanışa tanıklık ediyoruz artık. Bu göz ardı edilebilecek bir şey değil.
Ölümün ötesinde ne görüyorsunuz?
İnsan ruhunun ölümsüz olduğuna inanıyorum. Ölüm, ölüm değil. O yeniden bir doğuş. Bir tırtıl nasıl bir kozaya dönüşüyorsa, ölümden sonra da bir hayat var ve bu, insanda korku verici şekilde kendini gösteriyor. Telefonun fişini prizden çekmek kadar basit aslında. İstediğimiz gibi yaşayabiliriz. Tanrı’nın bizim yaptıklarımıza hiç ama hiç ihtiyacı yok.
Kendinizi insanlığa neden borçlu hissediyorsunuz?
Bu ilk başta Tanrı’ya, sonraysa insanlığa karşı bir hizmetim. Sanatçı, insanlardaki düşünceleri toplayıp bir noktada yoğunlaşır. Sanatçı, insanların sesidir. Gerisi, sadece iş ve tutsaklıktır. Benim etik ve estetik duruşum bu bilinçle şekilleniyor.
Ölmeden önce insanlara söylemek istediğiniz son şey nedir?
Söylemek istediklerimi filmlerimde söyledim. Ben, beni inşa etmeyen insanların kürsüsüne çıkamam.
Mühürlenmiş Zaman kitabınızda “Baksanıza, bu benim! Nasıl da acı çekiyorum! Nasıl da seviyorum! Beni! Ben! Benim…!” şeklinde ifadeler kullanıyorsunuz. Ünlü bir sanatçı olarak bu ego sorununu nasıl çözdünüz?
Henüz çözmüş değilim, ama Doğu kültürünün gizemini ve etkisini sürekli üzerimde hissettim. Doğu insanı, birbirini yardımlaşmaya davet eder. Halbuki Batı’da insanların yaptığı; gösterişte bulunmak, kendini belli etmek. Bu bana sahte, yapmacık geliyor; ayrıca hem manevi hem de insancıl değil. Bundan dolayı gittikçe Doğu’ya kayıyorum.
Hoffman’ın hayatını çekmekten neden vazgeçtiniz?
Vazgeçmedim, daha sonraya ertelemiştim. Kurban’ı çekmek daha önemliydi. Hoffman’ın hayatı romantik bir film olarak çekilmişti. Romantizm, tipik olarak batı yaşantısına ait. Bu bir hastalık. İnsan yaşlandığında gençliğini dünyayı romantiklerin gördüğü gibi görüyor. Romantik dönem manevi olarak zengindi, ama dinamizmini olması gerektiği gibi kullanamadı. Romantikler, nesneleri güzelleştirir. Romantizm, kendime yetmediğim zaman yaptığım şeyin aynısı yapıyor: kendim, kendimi keşfediyorum, yeni bir dünya kurmuyorum, onu keşfediyorum.
Neden “Başlangıçta söz vardı…” ?
Söze karşı her birimiz suçluyuz. Söz, hakikatli olduğunda güçlü bir etki bırakıyor. Günümüzdeyse düşünceleri gizlemek için kullanılıyor. Afrika’da yalanı bilmeyen bir kabile bulmuşlar. Beyazlar, onlara yalanı anlatmaya çalışmış ama anlamamışlar. Böylesine yaratılışların mükemmelliğini görmeye çalışın, o zaman başlangıçta neden sözün olduğunu anlayacaksınız. Sözle onun manası arasındaki mesafe artık büyüyor. Çok ilginç, değil mi? Bir bilmece gibi!
Dünyanın sonunu mu yoksa bir dünyanın sonunu mu yaşıyoruz?
Nükleer savaş mı çıktı? Bu, şeytanın kendi zaferi olamaz, olsa olsa kibritle oynayıp evi yakan bir çocuk olabilir! Ama onu yakma delisi olduğu için suçlayamayız. İnsan, kendi bombalarını patlatmaya henüz hazır değil, ölmeye de.Tarihten öğreneceği daha çok şey var. Öğrendiğimiz bir şey varsa, o da tarihin bize asla bir şey öğretmediği. Oldukça kötümser bir sonuç belki bu, insan hatalarını sürekli yineliyor. Ürkütücü… Yine bir bilmece! Tarihin, en sonunda bir üst mertebeye çıkabilmesi için bize çok önemli bir manevi zemin sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Bundan da önemlisi, bilgiye doğrudan ulaşmak için bir bilgi özgürlüğü. Tek yol bu. Zira, saf bilgi özgürlüğün başlangıcıdır.

Kaynakça:

Biyografi.info
Andrey Tarkovski – Vikipedi
Mihail Romm – Vikipedi
turkcealtyazi.org
Lenin Ödülü – Vikipedi
Hollanda film müzesi – Vikipedi
Röportaj Çeviri: Ali Hasar

onedio.com



468 ad