AMA FARELER UYURLAR GECELEYİN

AMA FARELER UYURLAR GECELEYİN /Wolfgang Borchert

Savaş Türk Dil Kurumuna göre şöyle tanımlanıyor:

1)  Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele, harp, cenk: “Savaş yıllarıydı. Orta hâllilerin bile doğru dürüst yiyeceği yoktu.” -A. Kutlu.

2) Uğraşma, kavga, mücadele.

3)Hayvanların birbirleriyle yaptığı mücadele: Kartallarla leyleklerin savaşı.

4)Bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele: Veremle savaş.

 

Bu tanımı okuyunca ne kadar yüzeysel bir anlatım olduğunu anlıyorsunuz. Oysa savaş bambaşka bir olgu. Korkunç bir yıkım. Bireysel anlamda , toplumsal anlamda… Bireyde açtığı yaralar çoğu zaman geçmiyor. Toplumsal hafıza daha zayıf sanırım , kolay unutuyor yaşananları…Duyarlı insanlar daha çok yaşıyor acıları belki de, ya da insan doğası her ikisine de yakın, gaddar olmaya ezilen olmaya… Arada kalanlarsa ,yazarlar oluyor sanki.

Yazarın ilk ve tek kitabı;

Ölmeden önce ki iki yıl içinde yazmış. Bir Alman ve savaş karşıtı. Bu yüzden çok acı çekmiş, hapis yatmış ve hastalıktan ölmüş erken yaşta. Öyküler o kadar derin ve içten ki,savaşın ve insanın acımasız yüzünü göstermiş her kelimede, cümlede. Otobiyografik  öğeler içeriyor elbette,  birde buram buram yaşanmışlık kokuyor .

“Gerçi bizler uykularımızı duvarların çatlamış evlerin çatırtıları arasında uyurduk (Ah ozanlar, can çekişen evlerin iniltilerini dile getirecek tek sözcük olsun bulunmaz sizde),

uyuduk uykularımızı top mermilerinin gümbürtülerinde (Hangi basımevinde bu metalsi çığlıkları dile getirecek bir harf bulunur?)

ve uyuduk mahpusların ve ırzlarına geçilen kızların iniltilerinde (Kim bunları şiire döker, kim bunlar için vezin bulabilir),

ama işte mayıs gecelerinde burada, bu ilkbahar dünyasında yabancı kalbimizin dilsiz acılarıyla yataklarımızdan fırladık, çünkü bir tek guguk yalnızlığını ve annesizliğini dile getirebilir. Ve bize yapacak o yiğitçe, o serüvensi iş kalır sadece: Yalnızlık içinde bir susuş. Çünkü bu dünyanın devcileyin kükreyişilerini ve o cehennem sessizliğini dile getirmek için en ucuzundan sözcükler bile bulamayız. Bütün elimizden gelen şey, toplamak, toplumları bir araya getirmek bir bir sayıp sayıları not etmektir.”

O kadar güzel örülmüş öyküler ki nefret ediyor öfke duyuyor ve hissediyorsunuz. Bu kitap hissetmek için yazılmış, sanki duyumsamak için…

“Oysa bizler sanki önümüzde yaşayacağımız sonsuz zaman varmış gibi gülümsüyoruz, oysa veda, oysa vedalar çoktan hazır bekliyor içimizde. Tüm ölümleri içimizde taşıyoruz. Omuriliğimizde. Akciğerlerimizde. Kalbimizde. Karaciğerimizde. Kanımızda. Her gittiğimiz yere taşıyıp götürüyoruz ölümümüzü ve bir okşayış sağanağında hem kendimizi, hem ölümü aklımızdan çıkarıyoruz ya da bir elin öylesine küçük, bir cildin öylesine saydam oluşundan yapıyoruz bunu. Ve ölüm, ve ölüm, ve ölüm iniltilerimize ve kekelemelerimize gülüp duruyor.” içindeki öyküler herkese dokunuyor inanın. Sonra keşke diyorsunuz keşke bu yazar daha çok yazabilseydi. “Sandalyelere asılıydılar. Masalara asılmışlardı. Müthiş bir yorunlukça asılmışlardı. Bu yorgunluğu giderecek bir uyku yoktu. Bir dünya yorgunluğuydu her türlü beklentiden uzak. Olsa olsa bazen bir tren. Bir bekleme salonunda. Ve bekleme salonunda sandalyelere ve masalara asılmışlardı. Giysileriyle ve çıplak tenleriyle asılmışlardı, rahatsızlık veriyordu sanki giysileri. Ve tenleri. Sanki hayalet varlıklardı da tenlerini kostüm seçmişlerdi kendilerine ve bir süre insancılık oynuyorlardı. Sırıklarında bostan korkulukları gibi iskeletlerine asılı duruyorlardı. Beyinleriyle alay için ve yüreklerine eziyet olsun diye yaşam tarafından asılmışlardı. Bir yaşama asılmış duruyorlardı.”

Ömer AYDEMİR

 

468 ad