Eyl 22, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

ALTIN KÖŞK TAPINAĞI

ALTIN KÖŞK TAPINAĞI

ALTIN KÖŞK TAPINAĞI/Yukio Mişima

Güzellik, tarihi süreç içersinde en çok tartışılan konu olmuştur. Tam bir tanımı elbette yok ve hiç bir zamanda olmadı. Tarihsel süreç içersinde tanım değişti ve bu tanım daima subjektif oldu. Yaşanan yer ve zaman bu konuda çok etkili. Güzellik kavramını anlamamak ve anlamlandırmak için farkındalık gerekir:

“Dünyayı dönüştüren şey farkındalıktır. Anlıyorsun değil mi? Başka hiçbir şey dünyada tek bir değişim bile yapamaz. Sadece farkındalık dünyayı değişmez biçimde olduğu haliyle dönüştürebilir. Farkındalığın gözünden baktığında dünya sonsuza dek değişmez olan ve aynı zamanda sonsuza dek dönüşendir. Güzellik, senin sevdiğin güzel olan, arta kalanın, fazla kısmının yanılsamasıdır; farkındalığa teslim edilen kısımdır… Farkındalık açısından bakıldığında güzellik asla bir avuntu değildir. Öte yandan bu kesinlikle avuntu olmayan yanın güzelliği ile farkındalığın evliliğinden bir şeyler doğar. Her ne kadar bir köpük kadar gelip geçici ve son derece umarsız bir şey olsa da,bir şey doğar. Dünyada sanat diye adlandırılan şey budur!”


Sanatsal değere haiz tüm eserler güzel midir bilemem ama subjektif olduğu doğrudur. Farkındalık ise kesinlikle daha bir özel alandır. Dolayısıyla güzellik kavramı aktarılamaz bir haldir. Sizin süzgecinizden geçip güzel olan güzeldir. Farkındalık yaratırken kullanılan nesneler ve ya davranışlar(bakış, gülümseme) eşleştirilir ve ortaya bir evlilik veya sentez çıkar. Bu hayatımızın hangi dönemide olursa olsun anlık ve geçicidir. Çocukken bakıp beğendiğimiz bir an büyüyünce anlamını yitirir. Bir el,bir göz birden sıradan bir nesneye dönüşür. Eşleşmeler de kazandığımız ve değiştirdiğimiz farkındalıkla birlikte değişir. Keza beden algımızda yıllar içinde değişir. Bedensel varoluş,çoğu insana göre ruhun kafesidir ve ruh onun şartlarına göre şekil alır büyür. Bedensel veya davranışsal bir kusurumuz var ise, ruhumuzda buna göre şekil alır büyür serpilir.

“Kekemeler, ilk sesi çıkarmak için çabalayıp durdukça iç dünyaları, bedenini ökseden çekip kurtarmak için çırpınan küçük bir kuşu andırır. Nihayet bedenini kurtardığındaysa artık çok geçtir. Şüphesiz ben çırpınırken, dış dünyanın gerçekliğinin ellerini açıp beni beklediğini düşündüğüm zamanlar olurdu. Ancak beni bekleyen gerçeklik yeni bir gerçeklik olmazdı. Bir gayret dış dünyaya ulaşmayı başardığım anda orasının rengi solar, kayıp giderdi- bunun bana gayet uygun olduğunu düşünürdüm: Bayatlamış gerçeklik, içinden çürük kokusu yayılan gerçeklik, orada boylu boyunca uzanmış olurdu.”

Kusurlu bir dünyanın içindeyiz hepimiz. Bu kusurlu dünyaya bedensel kusurlar da eklenir ise ortaya bir garip algı çıkar. Garipten kastım,çok olmayan,herkes de olmayan bir algı ve algoritma geliştiririz. Güzellik algımız ise bundan elbette etkilenir. Duygusal dünyamızda eksik ve kusurlu olabilir. Nasıl algıladığımız,farkındalığımız bir kez daha önem kazanır . Kusurlarımızı nasıl algılar ve bunu hayata geçirirsek öyle yaşamaya başlarız. İçine kapanık, bazen vurdum duymaz, bazen neşeli… Her hal insana aittir de topluma uyum sorundur. Daha çok kusursuz görünen insanlarla çevirili olunca etrafımız kendimizi yalnız,kimsesiz,çaresiz ve çirkin hissederiz. Sığınacak bir liman,bazen de bir hedef ararız. Arzumuzun yüce nesnesini seçer,ona sahip olmayı arzular ve ona sahip olunca tam olacağımıza inanırız ve ya inandırılırız.
Kekeme bir keşiş adayının çocukluğundan itibaren yaşadığı süreçler anlatılırken, insanın içindeki güzellik ve kötülük kavramının ne kadar da yakın olduğu gözler önüne seriliyor:

“…duygular söz konusu olduğunda, bu dünyada en kötü duygu ile en iyi duygu arasında bir fark yoktu, ikisinin sonucu da aynıydı; cinayet işleme isteğiyle derin bir merhamet duygusu arasında gözle görülür bir ayrım yoktur.”

Kitabın bir yerinde dünyayı, “göreceliğin kucağına atılmış” olarak tanımlıyor ki baktığımızda bu ince çizgilerin oluşma sebebi bu diyorsunuz. Sakat bir varoluşun şartlarla birlikte daha da içinden çıkılmaz bir hal alabildiğini gözlerken; ergenliğin o ideal evreni içinde yitip giden arzu nesnesinin dönüştüğü halleri okuyorsunuz.  Her bir dönüşüm güzele olmuyor. Bazen de sahip olma güdüsü,tüm idealler evrenini yerle bir edip egemen güç halini alıyor. O andan itibaren yıkım başlıyor; ya benim ya da benim… Birden özgürlüğün önünde duran da bu nesne oluyor tam olmama sebebi de bu oluyor çünkü senin değil. Kitap birçok açıdan çok iyi kurgulanmış ve kağıda dökülmüş ve her ne kadar belirtilmese de otobiyografik öğeler içerdiğini de düşünüyorum. Kitap keyifli okunur diyemem ama okurken sorgulatır diyebilirim.

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir