Tem 1, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

AĞLAYAN DAĞ SUSAN NEHİR

AĞLAYAN DAĞ SUSAN NEHİR

AĞLAYAN DAĞ SUSAN NEHİR/Ayşegül Devecioğlu

“Zulmün belleği yoktur, defteri vardır; özenle tutulmuş bir defter. Zulmün belleği yoktur, müzesi vardır: eski geniş binalar, kapıda anmalık eşya dükkanları. Gettoların, hücrelerin, fırınların içinde sarsılıp uyanan, anmalıkta sakinleşip durulur, zaman ehlileşir, anlam parçalanır, vicdan susar, bellek uyuşur.”

Etrafımızda olup biten şeyleri bazen ya olduktan çok sonra, ya da hiç öğrenemeyiz. Bunun en önemli sebebi de dikkat etmemek değil, çoğu zaman “yok saymaktır’‘. Bir kedi misali, kakasını sığ bir çukura yapıp üzerini hafifçe örtmek gibi yaşarız çoğu olayı. Çoğu insanda bizim için yine yok hükmündedir. Bir dilenci, bir temizlik görevlisi, bir falcı, bir taksi şöförü… Bu tavır kişisel olmaktan çıktığı zamanlar da olur yani evrensel boyut kazanmadan önce bölgesel bir tavırdır bu. Mahallenin tavrı,şehrin tavrı,ülkenin tavrı…

“Sana gerçekten de enternasyonal bir şey söyleyeyim mi Cevahir, dünyanın neresine gidersen git, taksi şöförü hangi miletten olursa olsun seni Çingene mahallesine götürmez.”

Bu unutulmuşluk,istedikleri bir mahremiyet sağlıyor gibi dursa da çoğu zaman öğretilmiş bir çaresizlik olduğu aşikardır gödüğümüz. Vatansız bir varoluşu ya da “kayıtsız” bir hayatı kimse içine sindiremez . Her şeye kayıtsız kalmak bir tercih aslında,yazılı olmayan bir dilin yazılı olmayan bir sürü kuralın devamıdır bu. Bu bir yaşam tarzı da fdfiyebiliriz…Bağsız,köksüz günlük kaygılar içinde yaşama isteği… Mitolojiler, büyüler, muskalar cinler ecinliler dünyası. Dünyanın ritmine uyan ve bu ritmi illa bir çizelgeye oturtmaya çalışmayan bir zamansızlar korosu… Ahengi yitik, ahengi eksik, belki de bilmediğimiz bir ahengin notalarını içinde taşıyan kadim bir insanlık topluluğu… Bu topluluk, istemese de yaşadığı toprağın kaderine ortak elbette. Acılarına, hüznüne, sevincine ortak… Yaşanan veya yaşanmayan, en çok da dayatılanlara ortak… Horgörülmek kaderin ortak paydasıdır. Dışlanmak ise ayrı bir diğer parçası.
Çingene olunmuyor elbette,öyle doğuluyor. Bir dogmanın size yüklediği tüm anlamları yaşamak ise kaderiniz olarak beliriyor. Bu kader size çizilmese de,yazılmasa da bizzat içinde bulunduğunuz bir ortak paylaşım oluveriyor. Kendine has dili ve öyküleriyle uzak durmalarını tercih ettiğimiz insanlar kümesi. Bize bulaştıracakları bir sürü şey var sanıyoruz. Dokununca kendimizi kirli hissedip bolca yıkanıyoruz. Oysa biraz yalan,biraz öykü,biraz mitoloji bulaştırabilirler ki bunu tüm insanlık bulaştırıyor birbirine. Ve çingene giderken kadim bir dille susar…

“Çingeneler giderken hiçbir iz bırakmıyorlar. İz bırakmamış olmanın o tarif edilmez işaretini bırakıyorlar. Atlıkarınca gibi. Hak aramıyor, idda etmiyor, bağırmıyor, öylece duruyor. Tek başına, bilinen her şeyi çözüp dağıtıyor, altüst ediyor; hayatı işitilmedik bir dille yeniden kuruyor. Ne var ki hiçbir şey yazılamaıyor bu dille; konuşulamıyor. Bu dille kimse affedilemiyor. Üzülenler, delirenler, merhamet edenler, ağlayıp sızlayanlar kullanamıyor bu dili; bilenler susuyor. Bu dille yapacak tek bir şey var. İşaretleri arayanlar bunu göze almak zorunda.”

İşaretler peşinde kadim bir halkın özellinde bir kadının öyküsünü okurken bir devrin öyküsünü de alt planda yaşıyoruz. Onların istemeden dahil olduğu bir coğrafyanın kaderine dahil oluyoruz.Darbeler, iç karışıklık, ölümler ve faili meçhul cinayetler dönemini okuyoruz satır aralarında.Varoluş mücadelesi veren halkın ezildiği tüm topraklarda okuduğumuz öykünün aynısı aslında okuduğumuz. Roller aynı,karakterler farklı bir film gibi adeta. Önümüze serilen bu dünyadan hepimizin payına pek çok şey düşüyor. Bir varmış bir yokmuş gibi başlayan masal,gökten elma yerine yıkım,ölüm ve terkediliş düşerek son buluyor.
Keyifli okumalar!

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir