Ağu 4, 2019

Posted by in Kitap | 0 Comments

ACİL GERÇEKDIŞILIKTA MACERALAR

ACİL GERÇEKDIŞILIKTA MACERALAR

ACİL GERÇEKDIŞILIKTA MACERALAR/Max Belcher

Nesnelerle örülü bir dünyanın içindeyiz de hala şeylerin tam tanımını yapabilmiş değiliz. Bir sürü çıkarımda bulunmuşuz ama öğrendiğimiz her yeni bilgi maddenin yapısını değiştiriyor. Hele kuantum dünyasının yasaları…Onları anlamaktan hala çok uzağız ve bu nano dünyadan bir makro dünyaya nasıl geçtiğimizi bilmiyoruz. Bir plank sabiti mesafede duran gerçekliği hala yakalamış değiliz. Madde ile ilişkimiz bir şekilde dünya ve insanla olan ilişkimizi şekillendiriyor. Bir düşünün çağlar boyunca atom,madde ve yapısı hakkında bildiklerimiz değişti ve bir kitabın başlığı gibi katı olan her şey buharlaşmaya başladı.

İnsan ilişkileride öyle; daha önce katı kurallar vardı,cadı avları;erkek kimliği, LGBT ye bakış acımız gibi… Toplumsal baskı birçok konuda Newton kanunları gibiydi,kanundu yani; oysa kuantum bunu tamamen değiştirdi tabi toplum kuralları da bu değişimden nasibini aldı. Dolayısıyla madde ile olan flu çizgimiz,artık toplumsal olaylara bakışımız gibi; her şey flu. Sınırlarımız daha az belirgin ama sözcükler bizim sınırlarımızı,çizgimizi birbirimize aktarmanın bilinen en etkili yolu. Aynı kelimeler,roman yazarken hipotezler oluşturup kanunlarda koyuyor ve biz bazen sözcüklerin dünyasına kısılıp kalıyoruz:

“Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur… Sözcük, gerçek hayattaki bir kişiyi izleyip ve sonra onun jestlerini aynada takip ederek hissettiğim aptallığa, rüyalarımdaki çağlayanlara eşlik eden kararsızlığa ve ardından belkemiği üzerinden uğuldayarak gelen unutulmaz korku anına ya da daha önceden bildiğim tuhaf kristal küreler dekorunun içinde yer aldığı saydam sise dair bir şey içermeliydi.”

Tıpkı bedenimize sıkışmış ruhumuz gibi bizde eşyaların ne olduğu belli olmayan dünyasına sıkışmış durumdayız. Onlarla birlikte bir dünya yaratıyoruz. Anılarımız bile onlarla hatırlanır oluyor. Eski bir mektup, pul, yüzük, bir broş ve elbisenin parçası havada salınan sevdiğimizin elini hatırlamamıza sebep ya da saçının rengi sıkışmış bir toka bizi o anlara götürmeye muktedir. Eşya ile olan bağımız bazen parasal olsa da, çoğu zaman duygusal. Bir eşyanın kaybı onunla ilintili bir sürü anının yitimi gibi yakıyor canımızı. Bir aşk ile bağlıyız bazen nesneye. Arzunun yitik nesnesini ikame eden bir tarafları var bütün nesnelerin:

“Akıl almaz ama yine de gerçek her hatıra, benden tam bir dikkat talep eder. Keskin bir sancı gibi, tüm küçük rahatsızlıkkarı, bir araya konan yastıkları, bir hapın acı tadını arka plana iter ve tüm kuşkularımı, tüm kaygılarımı kuşatarak, benden eksiksiz, olabildiğince küçük ve belirsiz bir dikkat talep eder. Çünkü het hatıra, kelimenin en yoksul anlamı ile biriciktir: Bı yalnızca hayatımdaki olayların, kesin karakteriyle değişme şansından ve bu kesinlikten en küçük bir sapma olasılığından yoksun her bir olayın, doğrusal bir şekilde dizilmiş olması demektir. “ Bu senin hayatın başka hiçbir şey değil,” der; bu cümle, ışıklarını ve renklerini sızdırmayacak şekilde sımsıkı kapatılmış, sıradanlığının kesin imgesi dışında hayatın hiçbir şeyi çekip almasına izin verilmeyen bir dünyaya duyulan özlemle dopdoludur; bu cümle, yalnız olmanın ve yalnızlığın, önemsizliğin ve çoraklığın dünyası içinde sınırlanmışlığın melonkolisini anımsatır.”

Müzeler bu yüzden kuruldu sanki; eşya ile kurduğumuz fetiş ilişkinin mabedi olarak. Buralarda bulunma sebebimiz bir muamma belki de ya da makul tüm sebepleri sıralamak da mümkün. Düşünün, odanıza mahkum bir hayatınız,korkunç acılarınız var ve dış dünya ile ilişkiniz kelimeler ve görsel olarak gördüğünüz şeyler. Bu noktada neler yapardınız kısacık hayatınız içinde? Bir de dahi iseniz işiniz daha da bir zor olurdu. Gerçekliği sorgular,madde ile olan ilişkiyi başka bir boyuta taşır,fetiş bir ilişki gibi görünen erotizm yaratır ve eriyen bedeni ile yabancılaşır ve onu terk etmenin yollarını arardınız. Yazar da bunu yapmış doğrusu gerçekliğini sorgulamış:

“Gerçeklik duygum neyden oluşuyor? Bir sonraki rüyamı görene kadar bu hayatı yaşayacağım. Mevcut anıların ve acıların ağırlığı üzerime çöküyor ve ben onlara direnmek istiyorum, onların asla uyanamayacağım uykularına dalmak istiyorum. Şimdi gerçeklik ile boğuşuyorum. Çığlık atıyorum, uyandırılmak için yalvarıyorum, başka bir hayata, gerçek hayatıma uyanmak için yalvarıyorum. Doğru, hem de güpegündüz ve ben nerede olduğumu biliyorum, hayatta olduğumu biliyorum, ama kabusta olduğu gibi, eksik olan bir şey var. Boğuşuyorum. Çığlık atıyorum. Sarsılıyorum. Beni kim uyandıracak? Çevremi saran şu mutlak gerçeklik beni dibe çekiyor, batırmak istiyor. Beni kim uyandıracak? Hep böyleydi. Hep. Hep.”

Ölümün soğuk nefesi ensesinde hayatını baharında (28 yaşında ölmüş) olan bir dahi iseniz bu ve benzeri cümleler kurar mıydınız bilmiyorym fakat yazar bu kısacık yaşamının on yılını yatakta geçirmiş olmasına ve hayatla ilgili çok az tecrübesi olmasına rağmen bir baş yapıt yazabilmiş,hatta bunu kendi döneminin çok üzerine çıkarak başarmış. Romantik akım etkisindeki bir Avrupa ve savaşın eşindeki Avrupa’yı tahmin ederek bize, bu yüzyıla seslenmiş.

Ömer AYDEMİR

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir